Prof. Dr. Mustafa Sıtkı Bilgin: “Tarih, istikamet arayan insan ve toplumlara hitap eder”

0 yorumlar
Prof. Dr. Mustafa Sıtkı Bilgin: "Tarih, istikamet arayan insan ve toplumlara hitap eder"

Röportaj: Mehmet Selim Atlıhan

Tarih, belli bir zaman ve mekân dâhilinde meydana gelen olayları sebep ve sonuç ilişkisi içerisinde inceleyen bir sosyal bilimdir.

Anadolu Gençlik Dergisi: “Tarih, tarih bilinci” kavramları neyi ifade eder ve tarihin önemi nedir?

Prof. Dr. Mustafa Sıtkı Bilgin: “Tarih” kelimesinin ortaya çıkışıyla ilgili Batı ve Doğu medeniyetlerinde üç temel kavramdan söz etmek mümkündür. Bunlar: 1) Yunanca “İstoria” (Latince Res gestae) kelimesinin karşılığı olarak insan ya da insan topluluklarının bilgisi, yaşanmış geçmiş anlamında kullanılan terim, 2) Geçmişte kalan insana ve toplumsal olaylara dair değerlendirme ve yorumlama etkinliği, ki bu zihni faaliyet Latince “Historia rerum gestarum” kısaca (Historia) kavramıyla ifade edilmiştir. Böylece, ilkçağ Batı anlayışında “tarih” kelimesi iki anlamı da içermekteydi. Ancak, ikinci anlamıyla daha çok Tarih Felsefesi sahasında kullanılmıştı. 3) Arapçada ise “Errehe” kelimesinden türetilen “tarih” kelimesi ise “haber verme, takvim bilgisi” manalarına gelir. “Tarih” kelimesinin Batı dillerindeki tüm karşılıkları Grekçe “istoria, istorein” sözcüğünden gelmektedir. (Latince: historia, İtalyanca: storia, Fransızca: historie, İngilizce: history, Almanca: historie). Böylece tarihin, geçmişin bilgisi olarak ortaya çıkışını MÖ 5. yüzyılda yaşayan Heredot ve Thukidides’e kadar götürmek mümkündür. Bundan önceki tarih ise ya Sümerlerde olduğu gibi destan-mit şeklinde yer almakta ya da Hz Âdem’le başlayıp Hz Nuh ve Hz İbrahim silsilesiyle devam eden dinler tarihi olarak kayıtlarda yer almıştır.

Yukarıda mevzu bahis edilen “tarih”, kavramının tarihsel süreçte içerdiği mana ve kullanım sahaları çok uzun bir mevzu olduğundan burada buna girilmeyip günümüzdeki kullanışına gelmekte fayda vardır. Günümüz anlayışında “tarih” kavramı; tarih biliminin dayandığı ilke ve yöntemleri uygulayan ve kaynak kritiğini de ihtiva eden bir sosyal bilim alanıdır. “Tarih Felsefesi” ise dünya tarihini üç zaman boyutu içerisinde (geçmiş, şimdi ve gelecek) ve dört temel müessir faktör çerçevesinde (zaman, mekan, insan ve tabiat) inceleyen çok boyutlu ve deruni bir üst bakıştır. İnsanın tarihteki rolünü, insanlık tarihini etkileyen dönüm noktaları ve değişimlerin sebeplerini, tarihin belirleyici ilkelerinin keşfini, tarihte zaman ve mekân algısının değişmesi, medeniyetlerin kuruluş, yükseliş ve çöküşleri, devletlerin yükseliş ve çöküş dinamikleri gibi temel konuları belli genel nazariyeler çerçevesinde sistematik bir şekilde izah etmeye çalışır. Tarih felsefesinin nihai amacı; hakikate ulaşma çabasıdır. Tarih disiplini, olayları tek tek ya da kısmî olarak bütünsel olarak ele alırken, Tarih Felsefesi ise, geçmişe bir tarihi evsa (meta history) penceresinden küllî ve bütünsel açılardan bakar. Tarih Felsefesinin ortaya çıkışı Şark’ta 9’uncu asırda Farabi ve daha sonra Biruni, Ebu Bekir Er-razi ile başlarken, 14’üncü asırda İbn Haldun ile zirvesine ulaşmıştır. Batı’da ise Tarih Felsefesi bir ilim sahası olarak ancak 19’uncu yüzyılda Kant, Herder, Hegel gibi düşünürler ile ortaya çıkıp Filozof Dilthey ile de 1900’lü yıllarda tekâmül etmiştir. Buradan tarihin genel tanımı ve önemi meselesine gelecek olursak, pek çok filozof ve tarihçinin farklı tariflerinden bahsedebiliriz. En kısa cümleyle tarih; geçmişin bilimidir. En genel tabirle ise, tarih; belli bir zaman ve mekân dâhilinde meydana gelen olayları sebep ve sonuç ilişkisi içerisinde inceleyen bir sosyal bilimdir. Tarih Felsefesinin kurucularından İbn Haldun’a göre: “Bâtın ve içyüzü itibariyle tarih; düşünmek, araştırmak ve olan şeylerin (vekayiin) sebeplerini bulup ortaya koymaktır. Tarih, birçok kaynaklar, çeşit çeşit bilgilere, sahibini hakka ulaştıran, hata ve sürçmelerden çekip çeviren güzel bir düşünceye ve kararlılığa muhtaçtır”. İlk Osmanlı vakanüvisti ve İbn Haldun’un takipçisi Naima’ya göre: “Tarih, faydası herkese şamil olan bir ilimdir. Ulemanın zekasını artırır, akıllı kimseleri uyararak basiret gözlerini açar. Avamı eski haberlere, havası da gizli sırlara vakıf eder. Bu hudutsuz denizin derinliklerine vakıf olan kimseler her türlü hakikatleri ve devirlerin değişmesi ile değişen hususların esrarını öğrenirler. Böylece eski milletlerde ne gibi değişiklikler olduğunu, bunların hangi sebeplerle parçalanıp mahvolduklarını öğrenirler. Bu suretle de vukuatı mukayese ve tahlil ederek, mücerret sözlere kani olmayıp, mugalata ve hurafelerin zebunu olmaz. Gaibi şahinten kıyas ve olmayanı mevcuttan iktibas ederek pek çok tecrübe ve uzun alıştırmalarla bir işin başlangıcından sonunun ne olacağını idrak ederler”. İbn Haldun’un bir diğer takipçisi olan Ahmet Cevdet Paşa ise tarihi şöyle tanımlar: “İlm-i târih efrâd-ı nâssı vekayî u meâşîr-i mâziyyeyeye vükelâ ve havâssı hafâya ve serâir-i mukteziyyeye muttali’ idüb nef’i âmme-i âleme âid u râci’ olduğundan makbûl u mergûb bir fenn-i kesîrî’l-menâfi’dir.” Günümüz Türkçesine çevirecek olursak Tarih ilmi; herkese, özellikle de devlet adamlarına geçmişteki gizli ve saklı olayları öğretip duyurmakla görevli bir ilim dalıdır ve yönetici tabaka tarafından da el üstünde tutulması gereken, faydası çok olan bir fendir.

Bu tanımlar Heredot, Thukidides ve Polibus gibi ilk çağ filozof ve tarihçilerinin de kullandığı izaha benzer bir tariftir. Bu filozoflar tarih ilminin, seçkin ve yüksek tabakadaki insanların öğrenmesi gereken bir bilgi olduğunu söyleyerek tarih bilmeyen bir kimsenin asla devletin üst kademesinde ve dışişlerinde görev almaması gerektiğini belirtmişlerdir. Bu çizgiyi takip eden dikkat çekici bir kişilik de 1990’larda İngiliz Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Douglas Hurd’tur. Hurd, 1999 yılında Paris Barış Konferansı’nın 80’inci yıldönümü vesilesiyle Londra’daki Dışişleri Bakanlığı Arşivi binasında tertip edilen ve benim de dahil olduğum bir konferansta şahit olduğum şu sözleri ifade etmişti: “Benim bakan olduğum dönemde İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na tarih bilmeyen bir kimse asla alınmamıştır” diyerek tarih bilmenin devlet işlerindeki hayati rolüne vurgu yapmıştı.

Bir başka klasik tarifte ise tarih; içtimai bir varlık olan insanın hayatında inkişaf eden hadisatın illiyet, tenkit, tahlil ve terkip prensipleri dâhilinde tetkik ve tahkik edilerek yeniden inşa edilmesidir. Hegel’e göre tarih, tinin kendini özgürleştirme eylemidir. İtalyan filozof Croce’ye göre, tarih (tarih çağı olmak üzere Comte, Ficte, Marx gibi bazı tarihçi-filozoflar tarihi, inşa ettikleri felsefi ve ideolojik fikirlerin amaçları için kullanmışlardır. Modern dönemde Marx için tarihin sonu komünizm iken, Comte’a göre pozitivizm, Alman tarih ekolüne göre Büyük Almanya Fikri, İngiliz tarih ekolünde ise İngiliz liberalizmi (Whig anlayışı) idi. Post-modern dönemde de durum pek farklı olmamıştır. Modernist ve pozitivist tarih anlayışlarını eleştiren post-modernlere göre, tarihte belli bir gerçeklik olmayıp her şey belirsizdir. Bu anlayışa göre tarih subjektiflik ile malül olup bilimselliğinin sorgulandığı bir edebi tür mahiyetini almıştır. Ancak tarih yorumlarının pek çok ve değişken olacağı iddia edilse de satır aralarında makbul ve baskın tarih yorumunun Batılı olduğu ima edilir. Buna en açık örnek 1990’larda Francis Fukuyama tarafından ortaya atılan “Tarihin Sonu” tezidir. Fukuyama, tarihin sonu olarak Amerikan küresel kapitalizminin kesin hâkimiyetini, tarihin en ileri aşaması olarak ilan etmişti. Ancak gerçekte ise sonu gelenler, ancak bu gaiyyetçi-sonlu tarihler olmuştur.

Yakın tarihte Batı uygarlığını çok yakından takip eden Türkiye’nin de bundan etkilenmemesi mümkün değildi. Hümanist-pozitivist akımların etkisiyle tarihin politize edilmesi ve ideolojilere meze yapılması neticesinde “ben ve öteki” algılarının inşa edilmesiyle aslında “hakikat” etrafında birleştirici bir misyonu olması lazım gelen tarih bilimi bir tefrika aracı haline dönüştürülerek araçsallaştırılmıştır. Bu çerçevede ideolojiler yüceltilip efsaneleştirilirken, asıl tarihin unsurları olan sosyo-kültürel ve medeniyet öğeleri ve değerleri ya görmezden gelinir ya da değersizleştirilir. Bu minvalde laik anti-laik, batıcı-muhafazakâr-milliyetçi, sosyal demokrat-aşırı sol vs pek çok siyasi ve ideolojik görüş temel fikirlerini tarih yazımı üzerine yansıtmıştır. Bu durum ise siyasette ve toplumsal hayattaki karşılığını kutuplaşma olarak yansıtmıştır.

Buna karşı yapılması gereken temel faaliyetler arasında ortak bir tarih ve kültür bilincinin ve kolektif hafıza birikiminin oluşturulması gelir. Bu durum, tarih, edebiyat ve kültür alanında derin ve geniş çalışmaların yapılmasını icap ettirir. Herhangi bir devletin terakki ve tekâmülü, en temel dinamik olan halkın, sosyo-kültürel ve psikolojik olarak harekete geçirilmesine bağlıdır. Tarih noktai nazarından derin ve geniş çalışmalara, akademik ve bilimsel tarih yöntemini uygulamakta ısrar etmek gerekir. Ancak bundan da öte, asıl yapılması gereken ise Yakın Tarihimize bir üst bakış açısı ve gelecek vizyonu getirmektir. Çok zor ve zahmetli bir uğraş olan Tarih Felsefesi çalışmalarını teşvik etmek ve bu çerçevede de meta-history (tarih-i evsa) anlayışıyla tarih yazımına yaklaşmak olur. Bu çerçevede çeyrek asırlık ömrünü yabancı devlet arşivlerini araştırmakla geçirmiş (tarihin laboratuvarlarında yoğrulmuş bir uzman) bir Siyasi Tarih uzmanı olarak diyeceğim o ki, bu ideolojik ve siyasal bakış açılarından dolayı bize en uzak tarih Yakın Tarihtir. Geleceğimizi sağlam ve güvenilir temeller üzerine inşa edebilmek için Yakın Tarihimizin, Siyasi Tarihimizin, Ortadoğu Tarihinin vs. baştan sona yeniden yazılması şarttır. Bu iş de bir kişinin yükleneceği bir yük olmayıp bilakis sistematik bir yolla bir ekip ve kolektif çalışma ile olabilecek bir iştir.

AGD: Tarih okuması üzerindeki oryantalist ve kolonyalist etkiler nelerdir?

Prof. Dr. Bilgin: Bu soru İslam-Batı Tarih felsefeleri arasında diyalektikle alakalı bir husustur. Bu konuda İslam Tarih felsefesine girmeden (çünkü bu başka çok uzun bir röportajın konusu olabilir), kısaca Batı düşüncesinin diğer kültür ve medeniyetlere karşı bakış açısı ve bunun tarihsel sürecini açıklamaya çalışayım.

İlkçağ Yunan filozoflarından Sokrates, Platon ve Aristo gibi filozofların dünyaya ve insanlığa yaklaşımları değer (hikmet) merkezli bir bakış açısıyla olmuştur. Hikmet merkezli bilim ve düşünce anlayışının etkileri Heredot ve Sokrates gibi tarih yazıcılarında da görülmektedir. Bu çerçevede tarih, bu tarihçiler tarafından geçmişin bilgisi olarak algılanmıştır. Yunan anlayışında istoria’nın iki anlamı: 1) İnsan ya da insan topluluklarının bilgisi. 2) Gözlenerek elde edilen deney bilgisi (empeiria). Eski Yunan’da felsefe, hakiki bilgi iken (episteme), tarih ve deney bilgisi ise, zanni bilgi (doxa) olarak rastlantısal, tekrar eden süreçlerin bilgisi olarak kabul edilmişti. Yani tarih kısaca tekerrürden ibaretti. Latin antik çağı da felsefe-tarih ayrımını benimsemiştir. Romalılar için ise historia edebi bir türdür. Roma tarihçisi Çiçero için tarih yazıcıları, (historiograflar) geçmişten ders çıkartan kişilerdi. Heredot, Tukidides, Polybius, Livy ve Tacitus gibi tarihçilerin mitolojiyle gerçek olaylar arasında ayrım yapma çabalarını Sokrat, Platon ve Aristo gibi filozofların dile getirdiği hakiki bilgi (hikmet) bilgisinin ve hakikatin anlaşılmasına bir katkı eylemi olarak görmek yanlış bir değerlendirme olmasa gerek.

Rönesansla birlikte eskatolojik tarih anlayışını terk eden Batı tarih görüşü, hümanizma ile birlikte tarihin merkezine insanı oturtmuştur. Bu çerçevede, evrene ve insan ilişkilerine geleneksel dinlerin yaklaşımından farklı bakma temayülünün ortaya çıkmasıyla, Tanrı ve insan arasındaki karşılıklı ilişkiyi yorumlayan süreç ve düşünce cazibesini yitirmişti. Yeni bir insan modeli ve bilgi anlayışı tasarımlarını fiiliyata geçiren Yeniçağın bilim anlayışında bilgi en iyi biçimde tanımlayıp tasvir etmiş ve Doğu hakkında hükümler vermiştir. Edebiyat ve fikriyatın, sömürge siyasetinin oluşturulmasında ve meşrulaştırılmasındaki araçsallaştırılan rolüne vurgu yapmıştır. Kısaca, Batılı sömürgeci zihniyetin Doğulu toplum ve kültürleri hikâye, şiir, roman, basın yayın araçları ve fikri ve tarihi eserler yoluyla etkilemeye ve şekillendirmeye çalıştığı bir alan olarak nitelendirilebilir. Oryantalizme orijinal bir tanımlama getiren bir başka mütefekkir ise Cemil Meriç’tir. Meriç Oryantalizmi “sömürgeciliğin keşif kolu” olarak tanımlamıştır.

Oryantalizmin etkileri Osmanlı aydınları üzerinde de tesir icra etmiştir. Bilhassa da Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan Batılılaşma düşüncesi ve takipçileri ve bunun Cumhuriyet dönemindeki temsilcileri üzerinde etkili olmuştur. Bu dönemlerde ortaya çıkan “irtica” ve “mürteci” gibi kavramlar inançlı insanlara zarar vermiş ve Türkiye’de toplumsal kutuplaşmaya sebep olmuştur. Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyetine geçiş sürecinde dinsel tarih telakkisinin yerini laik tarih yorumu almıştır. Bunun ilk adımı II. Meşrutiyet döneminde atılmıştır. Fransız tarihçi Charles Seignobos’tan etkilenmiş olan Türk tarihçisi Ali Reşat, pozitivist bir bakışla “Umumi Tarih” kitabını yazmıştır. Cumhuriyet döneminde bazı tarih kitaplarında yer alan “Osmanlı Arapları sömürdü”, “Araplar Türkleri arkadan vurdu”, “Osmanlı’dan Cumhuriyete sadece borçları kaldı” ya da Sultan Abdülhamit için kullanılan “Kızıl Sultan” gibi tanımlamalar veya Sultan Vahdettin’in “hain” olduğuna yönelik açıklamalar oryantalist bakış açılarını yansıtmıştır.

Yine daha yakın dönemlerde oryantalist söylemler çerçevesinde türetilen “radikal İslam”, “Ilımlı İslam”, “Büyük Ortadoğu Projesi” gibi kavramlar da gerek Türkiye içinde ve gerekse de Türkiye dışında Batılı emperyalist amaçlara hizmet etmek için üretilmiş ve kullanılmaya çalışılmıştır. Bunlarla amaçlanan şey; genelde İslam dünyasının, özelde ise Türkiye’nin Batı’nın çıkar ve politikalarına eklemlenmek istenmesidir.

Bu zaviyeden bakılacak olursa bugün İslam dünyasında yayılmaya devam eden Selefi, Vehhabi yahut IŞİD türü düşünce akımlarının yaygınlaşmasını da oryantalist komplo ve manipülasyonlar çerçevesinde değerlendirmek mümkündür. Zira bu tür akımların yayılmasının sebepleri arasında: 1) Tek merkezci, özelde Batılı bilim sistemine ve genelde de Batılı tarih anlayışına karşı oluşan ya da oluşturulan ve kullanılan tepkiler. 2) İkinci sebep: İslam dünyasının sahih ve tabii kaynaklarından uzaklaşması ve taklidi yöntem ve eserlere başvurması 3) Üçüncüsü ise: Kitabının üçte biri “akıl edin, tefekkür edin” diyen İslam dünyasının felsefeden uzaklaşması ve bir bilim ve tarih felsefesi ve sistematiği geliştirememesi ve Batılı yorum ve düşüncelerin etkisi altında hareket etmesidir.

Sonuç olarak tarih; oraya nereden nazar ettiğinizle ilgili bir bilinç durumudur. Uygun bir gözlük ya da bilinçli bir gözle bakarsanız doğru yeri görürsünüz; yabancı bir göz ya da şuursuz bir nazar ile bakarsanız yanlış ve yabancı bir yeri görürsünüz. Bir diğer ifade ile manzara, vaziyet edilen nazara göre şekil alır. Dolayısıyla tarih istikamet arayan insan ve toplumlara hitap eder. Toplumlar da karşılaştıkları zor dönemlerde ya da kapsamlı değişim süreçlerinde tarihe başvurur, onun birikimlerinden faydalanmaya çalışırlar. Günümüzde de bir yandan uluslararası sistemde meydana gelen siyasi ve ekonomik güç kaymaları, jeopolitik kırılma ve fay hatlarının derinleşmesi, küresel hâkimiyet mücadeleleri gibi bir dizi olgular her ne kadar günümüze ait olsa da tarihi bilgi ve analizlere tabi tutulmadan anlaşılamaz.

Ayrıca, günümüzde kudretli ve güçlü bir devlet olmanın temel göstergelerden biri de sahip olunan milli güç unsurlarına güvenmekten ve dünya güç mücadelesi içerisindeki yerini almaktan geçer. Sağlam metot ve kaynaklarla desteklenen tarih bilgisi ve bilinci bu güveni oluşturan temel membalardan biridir. Dünya güç mücadelesi tarihine bakıldığında, taarruz durumunda olan devlet ya da medeniyetin çöküşe geçtiğine, saldırıya uğrayan medeniyet ya da devletlerin ise yükselişe geçme durumunda olduğuna işaret etmektedir.

Türkiye de bugün değişik caniplerden saldırı altındadır. Bu durum ve konum akıl, mantık, ilim, hikmet ve basiret ilkeleri çerçevesinde değerlendirildiğinde diğer uygarlıklara karşı aksi halde tehditleri barındıran jeopolitik bir zemindir. Bu zemine tarih filozofu Toynbee’nin düşüncesiyle yaklaşıldığında da aynı sonuca varır. Toynbee’nin: “Batı uygarlığı genç ve yeni bilimiyle diğer uygarlıklara üstün geldi. Ancak Batı bilimi genç ve tecrübesiz olduğundan dolayı bir fırtınada dağılma zafiyetini içinde taşır” fikrini günümüzdeki gelişmeler doğrulayacak gibi gözüküyor. Toynbee’ye göre milletlerin güçlenmesinin yolları: 1) Meydan okuma diyalektiğine sahip olması, 2) Devinim ve hareket halinde bir toplum olması, 3) Toplumsal birlik oluşturması ve bunu külli bir sinerjiye dönüştürmesiyle mümkündür. Türkiye sahip olduğu ilmi birikim ve tarihsel tecrübesi ile bugün bu şartları sağlamaya ve önüne pek çok engel konsa da nihai hedefine doğru emin adımlarla yürümeye muktedir bir ülkedir.

AGD: Çok teşekkür ediyorum Hocam, bize zaman ayırdığınız için.

Bir Yorum Yapın