Temeşvarlı Osman Ağa
Devletin durumu ve ihtiyaç
Başımızdan hiç hevâ-yı zülfi-yâr eksik değil.
“Çünkü umur-i devlet saat çarkları gibi yekdiğere muttasıl ve merbut ve bu dolabın hüsn-i intizam üzere dönmesi cümlesinin taht-ı nizam ve rabıta bulunmasına mevkuf olduğundan Devlet-i Aliyye her dairesince ıslahat-ı esasiyyeye muhtaç idi.”
“Evvelki kuvvet ve ma’muriyet bilakis za’f u fakra mübeddel olmuştur.”
19. yüzyılda Osmanlı ve küreselleşme
19.yüzyılda yaşanan küreselleşme ile bağlantılı olarak Osmanlı Devleti’nin en büyük başarılarından birisinin çok geç bir tarihte kurumsallaşmasına rağmen diplomasi kurumunun işletilmesidir.
Sultan Abdülmecid’in 1839 yılında tahta çıkması ile birlikte 18. yüzyılın son çeyreğinde başlayan ve 19. yüzyılda hız kesmeden devam edecek olan yapısal reformlar askerî ve siyasî sahadan yanı sıra düşünsel, sosyal ve hukuki boyutlara taşınıp gelişimini farklı alanlarda sürdürecektir.
Sultan II. Mahmud döneminde başlayan kurumsallaşma Sultan Abdülmecid döneminde hukuki bir nitelendirme ile ele alınarak mevad-ı esasiye olarak ifade edilebilecek ilkeler vadd-i esasiye umdelerine göre tanzim edilmiş olacaktır.
Hukuki dönüşüm ve anayasal adımlar
Bu ilkeler çok temel arketip bir tanımlamayla ilk anayasal adımlar olarak ifade edilebilir ve codification/nizamat, kanunlaştırma, kanunlaştırma metni olarak kavramsal bir çerçeveye oturtulabilir.
Tedricen daha nitelikli ve sistematik bir hukuki statü kazanacak olan bu codification/nizamat hareketinin en önemli yanı hükümdar iradesinin sınırlandırılmasının öngörülmesidir.
Bu öngörü gelecekte pratik olarak Meşrutiyet idaresi ile uygulamaya koyularak bürokratik açıdan ciddi bir dönüşümün sağlanmasını temin edecektir.
Temel haklar ve devlet anlayışı
Mevad-ı Esasiye ilkeleri içerisinde hükümdarın iradesinin sınırlandırılmasının yanı sıra halkın can, mal ve ırz/izzet olarak belirtilen temel insan haklarının gözetileceğine de değinilmiştir.
Ayrıca hükümet ve idarenin işleyişine var olan keyfiyete dayalı idarî tasarrufların yerini mevad-ı esasiye’nin ön gördüğü yaklaşımların alacağı da zikrediliyordu.
Dış politika ve güç dengeleri
Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılda ekonomik, askerî ve siyasî açıdan içerisinde bulunduğu şartlar göz önüne alınacak olursa Düvel-i Muazzama ile kurulan ilişkilerin; yaşanan yenilgiler ve yetersizliklerle “devletin toprak bütünlüğünün korunması” düşüncesi etrafında geliştiği ifade edilebilir.
Diplomasi kurumunun etkinliğine olan ihtiyacın temel olarak bu şartlar altında ortaya çıkmış, ve devletin işleyişi bakımından en önemli makamların da bu kurumdan beslenerek yükselişe geçmiştir.
Avrupa’da var olan siyasî atmosfer içerisinde Prens Metternich’in Fransa’da ortaya çıkan 1789 ihtilali ile getirdiği düzenlemeler dikkate alınmalıdır.
Küresel rekabet ve Osmanlı
19.yüzyıldan günümüze değin var olan ekonomik ve stratejik çatışmaların devamlılığını güncel olarak Doğu Akdeniz meselesi başta olmak üzere Türkiye ve Yunanistan arasındaki NAVTEX çatışmalarında, Suriye ve Irak’ta uzun yıllardır devam eden geniş katılımlı mücadelelerde ve son olarak Kıbrıs ile Maraş Vilayeti meselesi yaşanan çatışmalarda açık bir şekilde görmek mümkündür.
Avrupa Birliği yani Almanya ve ayrıca Rusya, İsrail ve ABD açısından en önemli mesele olan enerji kaynakları ve stratejik kazanımlar üzerindeki çatışmaların iki yüzyıllık bir dönem içerisinde belirli bölgelerde değişim yaşanmadan devamlılık gösterdiği de ifade edilebilir.
Osmanlı’nın diplomasi başarısı
Konumuzun ana hattına dönecek olursak 19. yüzyılda yaşanan küreselleşme ile bağlantılı olarak Osmanlı Devleti’nin en büyük başarılarından birisinin çok geç bir tarihte kurumsallaşmasına rağmen diplomasi kurumunun işletilmesi olduğu ifade edilebilir.
Devlet, alanında yetkin ve büyük isimler yetiştirmiş olması ile hem ömrünü uzatmış hem de diplomasi sahasında edindiği kazanımlar ile siyasi manevra kabiliyetini geliştirmiş oldu.
Başta Mustafa Reşit Paşa, Mehmet Emin Âli Paşa ve Keçecizade Fuat Paşa gibi isimler hariciye kökenli kâht-ı rical olarak uluslararası dış politika yürütülmesi, devletin tanzimi ve politikanın yürütülmesinde en zaruri adımlar atmış olmaları bakımından önemli isimler olarak karşımıza çıkmaktadır.
Tanzimat Fermanı
1839 – Tanzimat Fermanı
İşbu/The Ferman 3 Kasım 1839 yılında imparatorluğun farklı etnik ve sosyal gruplarına hitap edecek şekilde Gülhane’de irad edilmiş ve Ferman ile birlikte ortaya çıkan en önemli meseleler; anayasa ve halk hâkimiyeti kavramlarına dayalı olarak şekillenecek hukuki, sosyal ve ideolojik tartışmalardır.
Tanzimat, modern anlamda halk hâkimiyetine dayalı bir anlayışı değil monarşi’nin tebaasına ikram olarak lütfettiği ve kalemiye olarak adlandırılan bir zümre tarafından icra edilecek bir yaklaşımı ihtiva eder.
Tanzimat’ın etkileri
Sultan II. Mahmud devrinde uygulanmaya başlayan despotizm olarak tarif edilebilecek bir pratik tecrübe mevcuttu. Sultan Abdülmecid devrinde ortaya çıkan bu yeni yaklaşım devletin erkleri arasında yaşanacak çatışmanın kurumsal açısını Sultan, Kalemiye ve Seyfiye mevkilileri arasında cereyan edecek uzun soluklu bir iktidar mücadelesini ortaya çıkaracaktır.
Cumhuriyet dönemini de içine alarak günümüze kadar devam etmiş olan en önemli siyasi krizlerin temel noktaları bu yaklaşım farklılıklarından ortaya çıkarak gündemi oluşturmuştur.
Devletin yeniden inşası
Koca Reşit Paşa’nın irade ettiği fermanın genel olarak durum tespiti, can, mal ve ırz/izzet haklarının korunmasından müteşekkil dört bölümden oluşmaktadır.
Ayrıca devletin tedricen bu bölümlere ek olarak başka metinler de ilam ederek daha geniş bir kurumsallaşmayı sağlamış olduğunu ifade edebiliriz.
Tanzimat ve modernleşme tartışması
Tanzimat Fermanı’nın Şer-i Şerif’e riayet etmeme durumunu Cumhuriyet’e doğru adım adım devam ettirdiği genel olarak İslami ilkelerden uzaklaşmayı sistematik hale getirdiğini de unutmamak gerekir.
Ortak akla dayalı olarak temellendirilen hukuki ve içtimai hakların bağlayıcılığı düşüncesi erken tarihlerden itibaren devlet katında modernleşme düşüncesinin nazarı dikkate alınmaya başlanıldığını göstermesi bakımından bir diğer önemli nokta olarak karşımıza çıkmaktadır.
“Osmanlılığın özü buydu”
Kemal Karpat’ın İslam’ın Siyasallaşması isimli eserinde ise “Tanzimat reformları (1839-1876) geleneksel devlet kavramını tamamen terk etti: Devlet artık kendi geleneksel temelleri üzerinde duran, kendine özgü bir meşruiyete sahip olan bir statü grubu olmaktan çıkarak bir tür “millet” kavramına dayanmaya başladı. Bu “millet” kavramı, iyice belirlenmiş toprak sınırları içinde oturan ve ortak bir yurttaşlığı ve siyasi kültürü paylaşan bireylerden oluşmaktaydı. İşte Osmanlılığın özü buydu” ifadeleri sosyal ve ideolojik açıdan Tanzimat Fermanı’nın neticelerinin yorumlanması açısından oldukça önemlidir. İşte Osmanlılığın özü buydu” ifadeleri sosyal ve ideolojik açıdan Tanzimat Fermanı’nın neticelerinin yorumlanması açısından oldukça önemlidir. Karpat, belirli aralıklarla gündeme gelen Devletin müesseseleri içerisinde kurguya geldiği karakteristiğin hangi düşünsel temelleri taşıdığına dikkat çekmektedir. Resmi ideoloji ile birlikte dönemin siyasi kültürü içerisinde değinmemiz gereken ve Cumhuriyet dönemine de intikal ettiğini ifade edebileceğimiz hikmet-i hükümet düsturunu da es geçmemek gerekmektedir. Devletin ve idare edenlerin devleti kurtarmak düşüncesine nispetle giriştikleri eylemleri savunmak adına üretilen bu kavramın Türk siyasi hayatı içerisinde hayatî bir yeri olduğu açıktır. Bu geleneğin ve kültürün günümüzde sıkça tartışılan siyasetin denetlenmesi tartışmaları çerçevesinde de değerlendirilme imkânı vardır. Son olarak Halil İnalcık’ın Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet isimli eserinde ise Tanzimat’ın müesseselere olan etkileri ve yaşanan kurumsal dönüşümün hangi şartlar altında gerçekleştiğine dair “Tanzimat yani devletin yeni nizamlarla yenilenmesi olarak bilinen reformlar, Fransızcadan çevrilen birçok idari kanunun uygulanmasında ibarettir. Bu reformlar, aslında, Batı-Avrupa krallıkları modeline göre merkezi bir bürokratik devlet sistemi yaratmayı amaçlıyordu” ifadeleri dönemin devlet aklını ve gayesini ortaya koyması bakımından dikkate değerdir.
Tanzimat Fermanı, kanun-ı kadim’i ve şer’i şerif ile birlikte Avrupaî tarzda modernist bir düzenleme imkânını da uygulamaya koymasıyla ikili bir tecrübe bina etmiştir. Elbette yaşanılan siyasi ve askerî başarısızlıkların ardından kadim olan ile irtibatın sarsılmış olması kuvvetle muhtemeldir. Türkiye’de var olan sosyal, siyasal ve düşünsel cereyanların şekillenmesinde Tanzimat Fermanı ile birlikte ortaya çıkan ikili ve devletin kurtuluşu için öne sürülen savların siyasallaşmasını bu devamlılık içerisinde görmek gerekmektedir.
Bu noktada sosyal hayat içerisinde; sahip olma liyakati kesp edemediğimiz yani günlük hayatta tüketmekten aciz kalarak nüfuz edemediğimiz hiçbir değeri sahiplenme imkânımızın bulunamayacağını da ifade edebiliriz. Bu noktada nüfuz edemediğimiz tüm değerleri değersizleştirdiğimizi de itiraf etmeliyiz. Başta şehirlerimiz ve yaşam tarzımız olmak üzere iki cihan arasında kalmış bir bilinç ve bünye için bu durum kaçınılmaz bir hâl olarak yerleşmiş olacaktır. Bu noktada fundamentalist hareketlerin direkt metne inme hastalıkları ve yaşanan tarihsel tecrübeyi görmezden gelerek zaman-zemin ilişkisini devre dışı bırakan yorumları da gözden geçirmek gerekmektedir. Öte yandan kendi benliği yani kültürel kalıtımı içerisinde derinleşmek yerine toptan post-modernist, post-hümanist ve post-kolonyalist yorumların takip edilmesini de sağlıklı bir değerlendirme olarak göremeyiz.
Tavsiye Okumalar
REİNKOWSKİ, Maurus, Düzenin Şeyleri, Tanzimat’ın Kelimeleri, Yapı Kredi Yay. İNALCIK Halil, Mehmet Seyitdanlıoğlu, Tanzimat, İş Bankası Yay. ROUSSEAU, J. Jean, Dillerin Kökeni Üstüne Deneme, çev. Ömer Albayrak, İş Bankası Yay. FİNDLEY, V. Findley, Osmanlı Devleti’nde Bürokratik Reform 1789-1922, Alfa Yay.
Tavsiye Dinlemeler
Wolfgang Amadeus Mozart – Alla Turca Georges Bizet – Carmen No. 2 – Habanera Beethoven – Symphony No. 9 – Karajan – Berliner Philharmoniker
