Abdurrahman İhsanoğlu yazdı
Muhafazakârlık nedir?
Muhafazakârlık, İslâm’a inanç-ibadet-ahlak üçlüsü üzerinden bakıp bu bütünün yapılabildiği kadarıyla korunmasına yoğunlaşır.
Sistematik dinî formların teşekkülünde birçok husus etkilidir. Tek bir etki üzerinden bu formların oluşumu ve birey ile toplumda karşılık bulması izah edilemez. Seküler dönemlerde din olgusu üzerine yapılan baskılar, birçok dinî kurumun ortadan kalkmasına ve dinin sınırlı bir tarzda inanç-ibadet-ahlak üçlüsüne indirgenmesine sebep olmuştur.
Hâlbuki din/İslâm, son tahlilde bu dünyayı şekillendirmek, bireye ve topluma kâmil bir tasavvur sağlamak için Allah tarafından gönderilen bir nizâmdır. İslâm tarihi boyunca bu tercih; fıkhın ibâdât, münâkehât, ukûbât ve muâmelât şeklindeki ayırımının literatüre hapsedilmesi veya bireye bırakılması şeklinde bir eğilimin geliştirilmesi gibi bir kabulü doğurmuştur. Ancak ortada İslâm fıkhının aile, ceza ve ticaret hukukuna yönelik köklü bir müktesebatı bulunmaktadır.
Muhafazakârlık, çoğu zaman bu müktesebatı gündemine almaz; aldığı zamanda ise nasıl ve nerede uygulanacağına dair somut bir şeyler söylemez. Ehem-mühim dengesi çerçevesinde İslâm’ın siyasal tezinden de hiç bahsetmez. Zira İslâm’ın kabulüne yönelik tarih boyunca yüzlerce yorum yapılmış, birçok anlayış, akım ve mezhep ortaya çıkmıştır. Bu anlayışlardan biri de daha çok modern dönemle alakalı olan muhafazakârlıktır.
Muhafazakârlığın sınırları
Muhafazakârlık, bu üçlünün — inanç, ibadet, ahlak — korunması için dinin sair boyutlarının gündeme taşınmaması şeklinde bir tercih ortaya koyar. Temel kaygısı, dinin çekirdeğindeki bu acil ve zaruri üçlüyü korumaktır. Belki bunun ötesine geçildiğinde bu üçlü çekirdeğin korunması da mümkün olmayacaktır. Sosyal, siyasî ve kültürel şartlar kendilerince bu tercihi zaruri kılmaktadır. Sonuç olarak muhafazakârlık, İslâm’ın siyasal tezini bünyesinde barındırmayan bir din telakkisi şeklinde tanımlanabilir.
28 Şubat ve muhafazakârlığın yükselişi
Yakın tarihte 28 Şubat süreci, muhafazakâr Müslümanlık açısından tetikleyici bir etkiye sahip olmuştu. Zira o dönemlerde yeni vatandaşlık görevi diye başlık atan köşe yazarları, “kılık kıyafet kanununa aykırı olarak dolaşanları, kolundan tuttuğum gibi karakola götüreceğim…” diye tehditlerini savurabiliyorlardı. “Gerekirse silah bile kullanırız” manşetleri, daha neler neler…
İşte bu süreçte öncesinde var olmayan bazı fenomenler gözlendi. Camiler eskiye göre daha kalabalıklaştı, kandiller küçük bir bayrama dönüşmeye başladı; kandil simidi, cevşen gibi dinî motif taşıyan birçok olgu daha görünür hale geldi. Sanki bir manevra gibi İslâmî kesim geriye çekilmeye başlamıştı. Aslında bu süreçte yaşanan şey, İslâmcıların birkaç basamak inerek muhafazakârlığa razı olmasıydı. Sonuçta hesap edilen şey gerçekleşmiş oldu.
Muhafazakârlığın zaafiyeti: Heyecansız bir duruş
Muhafazakârlığın bu tercihi, kendi içerisinde bir mücadele mantığını barındırmakla birlikte temel motivasyonu varlık mücadelesidir. Bu mücadele mantığı; var olanı korumanın dışında idealize olmaktan uzak ve güncele hitap etme kabiliyetinden yoksun bir yaklaşım olduğu için heyecansız, yeri pragmatist/faydacı — biraz daha ileri gidecek olursak — oportünist/fırsatçılık ile maluldür.
Bu karakteri itibarıyla muhafazakârlığın gence sunabileceği en üst ideal, geçmişteki rol model olan şahsiyetlerin hayatları ve mücadelesi olmuştur. Muhafazakârlık bu hususta ayrıntıyı/özeli veremeden bütünü/geneli göstermiş; bu da gösterilen hedefin fikren ulaşılmaktan uzak bir ütopyaya dönüşmesine sebep olmuştur.
Bir de geçmişteki rol model şahsiyetlerin yetiştiği yerel şartlarla toplum ve grup motivasyonunun yakalanmasının neredeyse imkânsız görülmesi bu ütopyanın derecesini artırmıştır. Zira “bir lokma bir hırka”nın yerini şatafatlı hayatlar almıştır. Lüks ve şatafat ise her türlü bilinci yok eder. Bu şekilde ideal; gidilemeyen, uzaktaki “bizim köy”e benzemektedir.
Çözüm: İdeal, mücadele ve bedel
Yukarıdaki satırlar, muhafazakârlığın karşısına değil — birikimi ve geleneği koruma yanına — idealize olmayı, “kötü”yle mücadele etmeyi/cihadı, onun karşısında olmayı ve gerekirse bedel ödemeyi koymaktadır.
İmâm-ı Şafiî’nin “Kendini hak ile meşgul etmezsen, batıl seni işgal eder.” sözünden mülhem olarak: bireyi ve toplumu korumanın yolu, hedef olarak hakka yönelmek; batıldan uzak durmanın yolu ise hak ile meşguliyeti elden bırakmamaktır.
Bu motivasyon kitleyi bir şuur ikliminde yaşatacak; olmaz denilen şeyler oluverecektir. Bu noktada en çarpıcı örnek, bi’set/Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamberlikle görevlendirilmesi sonrasında onun yolunda yürüyenlerdir. Onlar çok yakın bir zamanda (25-30 yıl) o günkü dünyanın süper güçlerinden biri olan Sâsânî’yi yıkmış, diğeri olan Bizans ile de mücadele edecek bir potansiyele kavuşmuşlardır.
Kabile halinde yaşayan insanları ulvî bir gaye terbiye etmiş, onlara bir medeniyet ve mücadele ruhu aşılamıştır. Sonunda bu ruh, müesses nizâmı tersine döndürebilmiştir.
İşte tarihsel hafızanın bize söylediği budur: İnanç ve ideal uğruna fedakârlık yapabilecek bir şuur/cihat, aşılamayacak engellerin tek anahtarıdır.
