Bir üniversite kampüsü, yalnızca binalardan, sınıflardan ve koridorlardan ibaret değildir; orası aynı zamanda bir zihniyetin, bir olgunluğun ve bir toplumsal sözleşmenin görünür hâle geldiği yerdir. Ne var ki üniversite öğrencileri üzerinde yaptığım gözlemler, bu sözleşmenin çoktan ihlal edildiğini düşündürmektedir. Karşı karşıya olduğumuz manzara, üniversiteli olmanın taşıması gereken sorumlulukla değil; anaokulu sıralarında mazur görülebilecek davranış kalıplarıyla örülüdür.
Bu davranışların mekâna göre şekil değiştirmemesi ise asıl kaygı verici olanıdır. Dolmuşta, sokakta, bir kafede ya da kapalı bir mekânda… Ortam değişir, fakat davranış değişmez. Ses tonu düşmez, sınırlar fark edilmez, başkasının varlığı hesaba katılmaz. Bu, basit bir gençlik taşkınlığı değil; aksine, toplumsal farkındalığın körelmiş olmasının açık bir göstergesidir. Çünkü insan, nerede olduğunu idrak edebildiği ölçüde olgundur.
Üniversite, bireyin yalnızca bilgiyle değil, utanma duygusuyla da tanışması gereken bir eşiktir. Utanmak; aşağılanmak ya da bastırılmak değildir. Utanmak, başkasının alanına saygı duymayı öğrenmenin ilk adımıdır. Kendini sınırsız sanan benliğin, toplumla temas ettiği anda geri çekilmesini bilen bir vicdan refleksidir. Oysa bugün gözlemlediğimiz şey, bu refleksin neredeyse tamamen yok oluşudur.
“Gençtir, olur böyle” cümlesi, bu çürümenin en masum görünen ama en tehlikeli gerekçesidir. Zira bu söz, sorunu anlamaya değil; örtmeye hizmet eder. Gençlik, olgunlaşmanın bahanesi değil, imkânıdır. Davranışların sürekli mazur görülmesi, bireyin kendini düzeltme ihtiyacını da ortadan kaldırır. Böylece fiziksel olarak büyüyen ama ruhsal olarak yerinde sayan bireyler yetişir. Bedeni yetişkin, zihni çocuk; sesi yüksek, bilinci sığ…
Oysa üniversite, insanın kendine ayna tuttuğu yerdir. Kendi sesini, başkasının sessizliği üzerinden ölçmeyi öğrendiği yerdir. Orada edinilmesi gereken en temel meziyet, “ben” demeden önce “biz”i düşünebilmektir. Ancak bugün karşılaştığımız tablo, bireyselliğin değil, bencilliğin hüküm sürdüğünü göstermektedir. Çünkü bireysellik bilinç ister; bencillik ise sınır tanımaz.
Bu durum değiştirilemez midir? Elbette hayır. Ancak değişim, dışarıdan dayatılan kurallarla değil; içeriden uyanan bir farkındalıkla mümkündür. Bu farkındalığın ilk adı da utanmadır. Utanma, insanı küçültmez; aksine, insanı insan yapan çizgiyi belirginleştirir. Toplum içinde nasıl durulacağını, nasıl konuşulacağını, ne zaman susulacağını öğretir.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, daha fazla serbestlik değil; daha fazla sorumluluktur. Daha yüksek sesler değil; daha derin düşünceler. Üniversiteli olmanın ağırlığı, bir rozet gibi taşınmaz; davranışla gösterilir. Ve bu davranış, başkasını rahatsız etmemekle, bulunduğu mekânın ruhuna saygı göstermekle başlar.
Sonuç olarak mesele, gençlik değil; yönsüzlüktür. Mesele enerji fazlalığı değil; değer eksikliğidir. Ve bu eksiklik, ancak utanmayı yeniden hatırlamakla giderilebilir. Çünkü utanmayı unutan toplumlar, saygıyı da, olgunluğu da, birlikte yaşama ahlakını da kaybetmeye mahkûmdur.
Yazan: Mahmut Celal Özmen
