Rasyonalizmden Deizme: Akıl Merkezli Düşüncenin Sınırları ve Vahyin Gerekliliği

Ömer Faruk Korkmaz Hoca kaleme aldı…

0 yorumlar

İnsan zihninin hakikati kavrama mücadelesi tarih boyunca iki temel bilgi kaynağı çevresinde şekillenmiştir: biri dışsal, diğeri ise içseldir. Vahiy temelli nakil bunlar içerisinden dışsal olanı temsil ederken aklî idrak ve tefekkür ise içsel olana karşılık gelmektedir. Bu iki kaynak arasındaki ilişkiyi nasıl kurduğumuz, yalnızca epistemolojik bir tercih değil; insanın varoluş, değer ve anlam arayışında fıtrî bir meseledir. Felsefe ve din bu bağlamda farklı sorgulamalar geliştirmiştir ve modern düşüncede de bu tartışma çeşitli akımlar aracılığıyla takip edilmiştir.

Rasyonalizm ve özellikle Aydınlanma düşüncesiyle birlikte Batı düşüncesinde köklü bir zihniyet dönüşümü yaşandı. Akıl artık yalnızca hakikati anlamaya çalışan bir vasıta değil, hakikatin nihai ölçütü olarak konumlandırılmaya başlandı. Descartes’ten itibaren sistematik şüphecilik yoluyla “kesin bilgi” arayışı, insan aklının kendi başına, dışsal bir otoriteye ihtiyaç duymadan doğruya ulaşabileceği inancını besledi. Bu süreçte vahiy ve gelenek, bilginin zorunlu kaynakları olmaktan çıkarılıp aklın süzgecinden geçirilmesi gereken iddialar hâline getirildi.

Aydınlanma döneminde bu eğilim daha da keskinleşti. Akıl, hem bilginin hem ahlâkın hem de siyasetin temel kaynağı olarak görüldü. İnsanın kendi kaderini belirleyebileceği, evrenin rasyonel yasalarla işlediği ve bu yasaların insan zihni tarafından keşfedilebileceği fikri, metafizik alanı da aklın denetimine açtı. Böylece yaratıcı tasavvuru dahi rasyonel ilkelere göre yeniden tanımlanmaya başlandı.

Bu bağlamda deizm, aklın mutlaklaştırılmasının din alanındaki yansıması olarak ortaya çıktı. Deist düşünce, evrenin bir Yaratıcı tarafından meydana getirildiğini kabul eder; ancak bu, Yaratıcı’nın insanlık tarihine vahiy yoluyla müdahale ettiği fikrini reddeder. Yaratıcı artık konuşan, emir ve yasak bildiren, peygamber gönderen bir varlık değil; evreni kuran ve işleyişini doğal yasalara bırakan aşkın bir ilk sebep olarak tasarlanır. Bu yaklaşımda vahiy, tarihsel ve kültürel bir olguya indirgenir; peygamberlik ise ya sembolik bir öğretmenlik ya da insan aklının ürettiği dinî tasavvurlar olarak yorumlanır.

Böylece bilginin kaynağı olarak yalnızca aklın kabul edilmesi, vahyin onlar nezdindeki otoritesini zayıflatmış; din, aklın onay verdiği ölçüde geçerli sayılan bir inanç alanına dönüştürülmüştür. Neticede akıl, hakikatin ölçüsü olmaktan çıkıp hakikatin tek kaynağı olarak görülmeye başlanmış; bu da metafizik ve din alanında ciddi kırılmalara yol açmıştır.

Aklın tek belirleyici ölçü hâline getirilmesi, yalnızca deizmi değil, daha ileri yorumları da beraberinde getirdi. Eğer akıl, bir hakikatin varlığını kesin biçimde ortaya koyamıyorsa, o hakikat ya şüpheli sayılmalı ya da bütünüyle reddedilmelidir anlayışı güç kazandı. Bu yaklaşım, ateizm ve agnostisizm gibi daha radikal pozisyonların zeminini  de hazırladı.

Ateist düşünce, yaratıcının varlığına dair ileri sürülen delillerin aklî bakımdan yeterli olmadığını savunarak yaratıcı inancını reddeder. Agnostik yaklaşım ise yaratıcının var olup olmadığı meselesinin insan aklının sınırlarını aştığını, bu konuda kesin bilgiye ulaşılamayacağını ileri sürer. Her iki tutumda da ortak nokta şudur: Bilginin nihai ölçütü akıldır; aklın kavrayamadığı veya kesinleştiremediği alan, güvenilir bilgi alanı olarak kabul edilmez.

İslam düşüncesinde ise akıl ile vahiy birbirine rakip iki otorite olarak görülmez. Akıl, insanın hakikati kavramasını sağlayan temel bir yetidir; fakat kendi başına her alanı kuşatan sınırsız bir güç değildir. Bu sebeple İslamî epistemolojide akıl, vahyi anlamaya yarayan bir araç olarak değerlendirilir. İnsan, ilahî hitabı aklı sayesinde anlar, yorumlar ve hayata taşır. Akıl olmadan vahiy anlaşılmaz; fakat vahiy olmadan da akıl, özellikle metafizik alanlarda kendi sınırlarına çarpar. Şatıbî merhumun şu ifadeleri İslâm’ın akla tanıdığı sınırları ortaya koyması bakımından çok özettir:

“Allah Teâlâ, akılların idrakinde ulaşabileceği bir sınır koymuştur; akıl o sınırı aşamaz. Ayrıca ona, istenen her şeyi kavrayabilecek bir yol da vermemiştir. Eğer akıl böyle olsaydı, olmuş olanı, olacak olanı ve olmamış olup da eğer olsaydı nasıl olacağını da kapsamak üzere her şeyi idrak etme bakımından Allah Teâlâ ile eşit olurdu. Oysa Allah’ın bilgisi sonsuzdur; kulun bilgisi ise sınırlıdır. Sınırlı olan, sınırsız olana asla denk olamaz.”[1]

Tam da bu noktada şunun altını çizmeliyiz: Vahiy, aklı iptal eden değil, onu yönlendiren ve çerçeveleyen bir rehberdir. Aklın ulaşamayacağı alanlarda -örneğin ahiret, gayb, ilahî murad gibi meselelerde- vahiy insana bilgi sunar. Akıl da bu bilgiyi anlamlandırır, sistemleştirir ve hayatın içine yerleştirir. Böylece biri diğerinin yerine geçmez; biri diğerini tamamlar.

Kelâm geleneğinde bu denge özellikle korunmaya çalışılmıştır. Eşarî ve Mâturîdî çizgi, aklı tamamen devre dışı bırakmamış; aksine iman esaslarının temellendirilmesinde aklî delilleri kullanmıştır. Ancak aynı zamanda vahyi, aklın keyfî yorumlarına teslim etmemiştir. Yani ne “akıl ne derse odur” anlayışı benimsenmiş, ne de “metin ne diyorsa akıl susar” şeklinde bir tutum geliştirilmiştir.

O halde ortaya çıkan yaklaşım şudur: Akıl ve nakil birbirini dışlayan iki güç değil, aynı hakikate iki farklı kapıdan ulaşmayı sağlayan iki imkândır. Akıl, vahyi anlamaya çalışırken; vahiy de akla yön ve sınır kazandırır. Denge tam da burada kurulur.

Netice itibarıyla, akıl ile vahyi karşı karşıya getiren her yaklaşım, insanı ya sınırsız bir akılcılığın kuraklığına ya da temelsiz bir inanç anlayışının savrulmasına mahkûm eder. Oysa hakikat, bu iki kaynağın çatışmasında değil, irtibatında tecelli eder. Akıl vahyi anlamak için vardır; vahiy ise akla yön, istikamet ve hudut çizer. Bu denge kaybedildiğinde, akıl kendini mutlaklaştırır ve insanı farkında olmadan deizmin soğuk yaratıcı tasavvuruna, ateizmin inkârcı boşluğuna ya da agnostisizmin kararsız sisine sürükleyebilir.

İşte bu sebeple ölçü şudur: Akıl, kendisini ilahlaştırmadan; vahiy de aklı devre dışı bırakmadan yürümelidir. İnsan, sınırlı idrakini mutlaklaştırdığı an savrulur; sınırlı olduğunu kabul edip vahyin rehberliğinde düşündüğü an istikamet bulur. Deizmden, ateizmden ve agnostisizmden korunmanın yolu; aklı inkâr etmek değil, aklı yerli yerine koymaktır. Çünkü denge kaybolduğunda fikir savrulur; denge kurulduğunda ise iman adeta kök salar.

 

[1] Şatıbî, İbrahim b. Musa, el-İ‘tisâm, Suudi Arabistan: Daru İbn Affân, 1. Basım, 1992, 2/831.

İlgili Yazılar

Bir Yorum Yapın