Filistin meselesi, İslam siyasal bilincinde ne ikincil bir gündem maddesi ne de bölgesel çatışma ortamında gelip geçici bir dosya olmuştur. 20. yüzyılın başlarından itibaren bu mesele, bölgenin kimlik inşası üzerindeki mücadelenin özünü teşkil etmiş; Batı hegemonyasının mahiyeti ile bölge devletlerinin “bağımsızlık” iddialarının sınırlarını anlamak adına belirleyici bir kriter hüviyeti kazanmıştır.
Bu çatışmanın kodlarını erken dönemde okuyan liderler arasında, Türkiye Cumhuriyeti’nin eski başbakanlarından ve modern Türkiye’deki İslami hareketin en önemli sembollerinden biri olan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın yeri müstesnadır. Erbakan, Filistin’i hamasi sloganların ötesinde ele alan; bu davanın akıbetini İslam ümmetinin topyekûn kalkınma projesiyle irtibatlandıran ve Filistin’i bölgenin stratejik vizyonunu tayin eden fikrî ve siyasi bir pusula olarak gören ender liderlerden biridir.
Erbakan, Filistin’i bir dış politika dosyası yahut dönemsel bir dayanışma malzemesi olarak görmemiş; bilakis siyasi duruşların samimiyetini ve ulusal karar mekanizmalarının bağımsızlığını test eden bir turnusol kâğıdı olarak değerlendirmiştir. Ona göre İsrail işgali yalnızca bir siyasi varlık değil; bölgeyi parçalamayı ve İslam dünyasını daimi bir stratejik acziyet içinde tutmayı hedefleyen daha geniş bir Batı projesinin ileri karakoludur.
Bu zaviyeden bakıldığında, Erbakan’a göre işgalle mücadele salt coğrafi sınırların müdafaası değil; bölgede oyunun kurallarını kimin yazacağının mücadelesidir. Dolayısıyla hakların tam iadesine dayanmayan her türlü çözüm girişimi, köklü bir çözüm değil; krizin yönetilmesinden ibaret bir oyalama taktiğidir.
Bu kavrayıştan hareketle Erbakan, işgalin meşruiyetini tanımayı reddetmiş ve siyasi karşılığı ne olursa olsun her türlü normalleşme girişiminin karşısında durmuştur. Ona göre ümmetin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike askeri mağlubiyet değil; bu mağlubiyetin psikolojik olarak kabullenilmesi ve zulmün birlikte yaşanabilir bir statüko olarak içselleştirilmesidir.
Bu bağlamda Erbakan, Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın yalnızca dini semboller olmadığını; çatışmanın temel düğüm noktası olduğunu defaatle vurgulamıştır. Bu nedenle kutsallara yönelik her türlü ihlal, sessizlik süresi ne kadar uzarsa uzasın ya da yatıştırma politikaları ne kadar yoğunlaşırsa yoğunlaşsın, er ya da geç topyekûn bir infiale yol açacaktır.
Aradan geçen yıllar, Erbakan’ın analizlerindeki isabeti bir kez daha teyit etmiştir. 7 Ekim 2023 tarihindeki “Aksa Tufanı” operasyonu ne sıradan bir çatışma hâlidir ne de anlık bir patlamadır. Bu, özellikle Kudüs ve Mescid-i Aksa ekseninde yürütülen sistematik dışlama ve Yahudileştirme politikalarının yarattığı uzun süreli birikimin kaçınılmaz sonucudur.
Erbakan’ın erken dönemde ikaz ettiği üzere Mescid-i Aksa, küresel güçler geçici sükûnet denklemleri dayatsa ya da “Ekonomik Barış” gibi projeleri pazarlasa dahi asla geçiştirilemeyecek ve normalleştirmeye razı olmayacak bir tutuşma noktasıdır.
“Aksa Tufanı”, salt askeri bir operasyon olmanın ötesinde çok katmanlı bir ifşa ve yüzleşme anı olmuştur:
- Yıllardır pazarlanan “çatışma yönetimi” söyleminin ve “ekonomik barış” doktrininin sınırlarını ifşa ederek çökertmiştir.
- Sistemli biçimde marjinalize edilmeye çalışılan Filistin meselesini yeniden küresel gündemin merkezine taşımıştır.
- Hak ihlallerini görmezden gelmenin istikrar üretmediğini; aksine patlama dinamiklerini beslediğini göstermiştir.
- Ertelenmiş adaletin maliyetinin, bastırma maliyetinden çok daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur.
En önemlisi ise bu süreç, Erbakan’ın siyasi projesinin temel taşı olan “Milli Görüş” kavramının itibarını yeniden gündeme taşımıştır. Erbakan, baskı ne kadar uzun sürerse sürsün; iman, şuur ve irade birleştiğinde halkların hegemonya denklemlerini parçalayabileceğine inanıyordu.
Filistinlilerin bir kez daha ispat ettiği gerçek şudur: İşgal rejimi, ne kadar uluslararası desteğe ve teknolojik üstünlüğe sahip olursa olsun, varoluşsal bir anlam yüklediği davasına tutunan bir direniş iradesi karşısında kırılgandır.
Bugünün Türkiye’sinde Erbakan’ın fikirleri her zamankinden daha güncel bir tartışma zeminine oturmuştur. Türkiye’nin bölgesel ve ahlaki rolüne dair yürütülen müzakerelerde Filistin, ülkenin konumu için hakiki bir sınav niteliği taşımaktadır. “Aksa Tufanı”, Erbakan’ın uzun yıllar üzerinde durduğu şu soruyu yeniden gündeme taşımıştır: Çıkarlar ile değerler birbirinden ayrıştırılabilir mi? Yoksa devletlerin gerçek gücü, basit kâr-zarar hesaplarından ziyade mazlum halkların davalarında adaletten yana tavır alabilme kapasitesinden mi neşet eder?
Filistin perspektifinden bakıldığında “Aksa Tufanı” bir sürecin sonu değil; yeni bir tarihsel güzergâhın başlangıcıdır. Bu güzergâh, Erbakan’ın şu tespitini yeniden doğrulamaktadır: Filistin, İslam dünyası için bir yük değil; istikameti gösteren bir pusuladır. Kudüs, ne kadar hedef alınırsa alınsın; öncelikleri yeniden tanzim etme, geçici projelerin sahteliğini ifşa etme ve zulüm üzerine kurulu istikrar beklentilerini boşa çıkarma kudretine sahiptir.
Necmettin Erbakan siyaset sahnesinden çekilmiş olsa da Filistin, onun temel tezini yeniden gündeme taşımaktadır. “Aksa Tufanı”, taşıdığı siyasi ve ahlaki mesajlarla dünün uyarılarının bugün realiteye dönüştüğünü hatırlatmaktadır: Filistin yalnız bırakıldığında tüm bölge sarsılır; fıtrî ve hakiki konumuna iade edildiğinde ise denklemler değişir ve çatışmanın hakikati tüm maskelerden arınmış biçimde ortaya çıkar.
Bu yazı Hamas liderlerinden Casir Bergusi tarafından kaleme alınmıştır.
