Erbakan Hoca’nın İslam coğrafyasındaki gelişmeler ve savaşlarla ilgili hassasiyetini anlatmadan önce, kısaca Müslümanların yaşadığı bölgelerdeki çatışmaların nasıl bir dünya düzeni içinde ortaya çıktığını hatırlamak gerekir.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra devletler arası mücadelelerin şekli değişti. İlk yıllarda çatışmalar, “Soğuk Savaş” adı altında ya güç derleme mahiyetinde ya da bazı ülkeleri adeta parselleme şeklinde yürütüldü. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı’nın yıkılmasıyla başlayan süreçte İngiltere ve Fransa Afrika’daki birçok ülkeyi sömürge haline getirmişti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise ABD ve SSCB birçok ülkeyi kendi etki alanlarına aldı.
Bu süreçte yer altı zenginlikleri olan ülkeler, insan gücü bakımından zengin bölgeler ve stratejik konuma sahip devletler sürekli kontrol altında tutuldu. Müslümanların yaşadığı coğrafyalar da bu mücadelenin en ağır bedelini ödeyen alanlar oldu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Balkanlar’da da büyük bir çözülme yaşandı. Yugoslavya’nın dağılmasıyla birlikte Slovenya ve Hırvatistan bağımsızlıklarını ilan etti. Hemen ardından Bosna-Hersek de bağımsızlığını ilan etti. Ancak Sırp milliyetçilerinin başını çektiği saldırılarla birlikte Bosna kısa sürede büyük bir felaketin içine sürüklendi.
Radovan Karadziç liderliğindeki Sırp güçleri, başta Müslümanlar olmak üzere Hırvatlara da saldırmaya başladı. Katliamlar, sürgünler ve kuşatmalar başladı. Dağılan Yugoslav ordusunun silahları büyük ölçüde Sırpların elindeydi. Rusya onları destekliyordu. Hırvatları ise başta Almanya olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri destekliyordu.
Boşnak Müslümanlar ise neredeyse tamamen sahipsizdi. Uluslararası sistemin “koruma” adı altında ortaya koyduğu uygulamalar, fiiliyatta Boşnakların yalnızlığını daha da derinleştirdi. Güvenli bölge ilanları, ambargolar ve diplomatik açıklamalar, sahadaki zulmü durdurmaya yetmedi. Srebrenitsa’da yaşananlar, bu yalnızlığın en acı sembolü oldu. Bosna’da yaşanan yalnızlık sadece askerî bir yalnızlık değildi. Aynı zamanda siyasi ve ahlaki bir yalnızlıktı. Müslümanlar, dünyanın gözü önünde kaderleriyle baş başa bırakılmıştı.İşte Erbakan Hoca’nın Bosna’ya bakışı, bu yalnızlığa ve sahipsizliğe bir itiraz ve başkaldırıdır.
ERBAKAN HOCA’NIN BOSNA’YA BAKIŞI: BİR SORUMLULUK ANLAYIŞI
Erbakan Hoca’nın Bosna meselesine yaklaşımını anlayabilmek için, onun İslam coğrafyasına ve insanlığa bakışını iyi bilmek gerekir.
Erbakan Hoca, bir Müslüman’ın ayağına diken batsa, abartı değildir, onu kendi ayağına batmış gibi hissederdi. Hangi coğrafyada Müslüman ızdırap içindeyse, adeta orada yaşıyordu. Bu hassasiyet, sadece sözde kalan bir duyarlılık değildi. Hayatının her döneminde bunu fiilen ortaya koymuştu.
Hocamızın nihai hedefi yalnızca Müslümanların değil, bütün insanlığın kurtuluşuydu. Bu sebeple Milli Görüş camiasına ve özellikle gençliğe hitap ederken, “Afrika’da açlıktan ve ilaçsızlıktan ölen çocukların mesuliyeti bizim omuzlarımızdadır” derdi. Zulmün olduğu her yerde kendisini sorumlu hissederdi.
Gençliğe hitap ederken en büyük hedefini, “Ey Milli Görüşçüler, bundan sonraki hedefiniz ikinci bir Yalta toplantısı ve yeni bir dünyayı kurmaktır” sözleriyle ifade ederdi. Bu sözler, onun “yeni bir dünya” idealinin özeti gibiydi. Sömürü ve zulüm düzeni yerine, adil ve insanca yaşanabilecek bir dünya hedefliyordu.
Bu anlayış, Bosna ortaya çıkmadan çok önce de fiilen vardı. 1974 yılında kurulan MSP-CHP hükümeti döneminde, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Türkiye’de ve İslam dünyasında büro açmasını sağlamış, Filistin halkının vatanını savunmada haklı olduğunu açıkça ifade etmişti.
Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgalinden sonra Afgan mücahitleriyle irtibat kurmuştu. 1988 yılında Avrupa’dan gelen bir yardım çantasını, “M… kardeşimizi çağırın, bu parayı hemen Afgan mücahitlerine ulaştırsın, silah bulmuşlar, paraya ihtiyaçları var” diyerek hiç tereddüt etmeden göndermişti.
2007 yılında İstanbul’da yapılan Müslüman Topluluklar Birliği toplantısında, Afganistan Cumhurbaşkanı Burhaneddin Rabbani bizzat bana şunu söylemişti:
“Reis Lütfi (Bana bu şekilde hitap ettiği için ifade ediyorum) Afganistan’ın Rus işgalinden kurtuluşunda en büyük pay sahiplerinden biri Üstad Erbakan’dır. O bizim liderimizdir. Biz ne zaman kendi aramızda ihtilafa düşsek, bize birisini gönderir, bizi yeniden birleştirirdi.”
1990’lı yılların başında Kuzey Irak’ta Şeyh Osman’ın durumu için ekip göndermiş, serbest bırakılmaması halinde çok sert tepki göstereceğini açıkça ifade etmişti.
Yine aynı yıllarda Mısır’da idamla yargılanan İhvan liderleri için milletvekili heyeti göndermiş, “Kardeşlerimizi kurtarmadan dönmeyin” diyerek süreci bizzat takip etmişti.
Afrika’da balta girmemiş ormanların içinde aç kalmış bir kabileden haberdar olduğunda, Avrupa Milli Görüş teşkilatları üzerinden yardım göndermişti. Çok yaşlı ve hasta bir kabile liderinin, “Ben size demedim mi, Osmanlı’nın torunlarından Erbakan eninde sonunda bizi bulur” dediğine bizzat şahit olduk.
Çeçenistan meselesinde de aynı hassasiyeti göstermişti. Savaşın başladığı ilk hafta, Konya’dan gönderilen yardımlar onun talimatıyla ulaştırılmıştı. Bu yardımlar sebebiyle örtülü ödenek iddialarıyla suçlandığı dönemler bile olmuştu.
Filistin meselesi ise Hocamızın en temel hassasiyetlerinden biriydi. İktidarda veya iktidar ortağı olduğu dönemlerde İsrail’in Filistin’e yönelik büyük saldırılar gerçekleştirememesi bunun en açık göstergesiydi. 2008 yılında hasta haliyle bile beyaz fosfor saldırıları karşısında harekete geçmiş, Putin ile görüşerek bu saldırıların durdurulması için girişimde bulunmuştu.
Bütün bu örnekler, Erbakan Hoca’nın Bosna’ya yaklaşımının tesadüfi olmadığını göstermektedir. Bosna, onun gözünde sadece bir Balkan ülkesi değil, ümmetin ve insanlığın onur meselesiydi.
Doğrudan Çabalar: Diplomasi, Temas ve Yardımlar
Yugoslavya’nın dağılmasıyla birlikte Bosna-Hersek’te iç çatışmalar başlamış, Sırp milliyetçileri başta Müslümanlar olmak üzere Hırvatlara da saldırmaya başlamıştı. Saraybosna, Mostar, Sanski Most, Travnik, Pazaric ve birçok bölgede birbirinden kopuk çatışmalar yaşanıyordu.
Türkiye’nin her tarafında yardım kampanyaları organize ediliyordu. Bu yardımlara herkes katkıda bulunmakla beraber, asıl büyük organizasyonlar Erbakan Hocamızın yönlendirmesi ile Milli Görüş camiası ve Milli Gençlik Vakfı tarafından yürütülüyordu. Bu işte en çok başı çeken illerden biri Konya idi.
1993 yılında Gençliğin Sesi Radyosu’nda yapılan bir yayın sonrasında bu çalışmalar büyük bir yardım kampanyasına dönüşmüş, çok ciddi miktarda yardım toplanmıştı. Bu yardım akışını engellemek mümkün olmamıştı. Çünkü resmi izin alınmamıştı. Bilahire resmi prosedür tamamlandı. Konya belediyelerinin destek ve yardımlarını da ayrıca kaydetmek gerekir. Bu yardım kampanyası sırasında gözyaşlarını tutamadığımız çok sahneler yaşandı. Bu sahneleri dinlemek için Bosna Savaşı’nı anlatan Boşnak yazarlar Konya’ya kadar gelip bizimle röportajlar yaptılar.
Erbakan Hocamız, İslam ülkelerinin liderlerini arayarak Bosna-Hersek’teki Müslümanlara yardımları organize ediyordu.
Bu çerçevede bizi Ankara’ya çağırdı ve şu talimatı verdi:
“Bosna-Hersek’ten gelen kardeşlerimizi boş çevirmeyin, yardım edin. Büyük paralar toplamamız gerekir. Çünkü Bosna’da biz Aliya’ya söz verdik. Bosna’da şu anda on bin kişilik düzenli bir ordu hazırlanıyor, eğitiliyorlar. Biz bir takım İslam ülkeleriyle görüşmeler yaptık. Malezya ve İran silahlarını, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gıdasını verecek, biz de teçhizatını karşılayacağız. Bizim üzerimize düşen yük takriben yirmi milyon dolardır.”
Bu çalışmalar sadece insani yardımlarla sınırlı kalmamıştır.
Bosna’da kurulan ve daha önce otomotiv yedek parça üretimi yapılan, yüksek teknolojik donanıma sahip bir fabrika roketatar üretimine dönüştürülmüştür. Bütün teçhizat Avrupa’dan getirilmiş, fabrikanın dönüşümünden itibaren on dört ay boyunca üretim yapılmıştır.
Fabrikanın tanıtımı sırasında Hocamız yaptığı konuşmada, “Katledilen bir insana yardım etmek elbette mecburiyettir” diyerek söze başlamış, Batı’nın bütün ambargolarına rağmen gözler önünde işlenen katliama sessiz kalmayacaklarını ifade etmiştir. “Bütün Bosna-Hersek bağımsız bir ülke olacaktır Allah’ın izniyle. Zafer kazanıldığı zaman büyük zafer merasiminde buluşmak üzere” sözleriyle de inancını ortaya koymuştur.
1994’te Bosna’ya gittiğimiz zaman, elimizdeki yardım paralarını cephe cephe dağıttık. Her gittiğimiz bölgede dikkatimizi çeken bazı hususlar vardı.
Birincisi, Boşnak Müslümanlar havada bir uçak gördüklerinde, Türkiye’den yardım geldiğini ümit ediyorlardı.
İkincisi, duvarlarda gördüğümüz MGV yazılarıydı. Milli Gençlik Vakfı’nın yardım çabalarını bildikleri için, Bosnalı Müslüman gençlerin kurduğu bir gençlik teşkilatıydı.
Üçüncüsü, her gittiğimiz yerde “Konya” dediğimiz zaman gördüğümüz iltifattı.
Dördüncüsü, Erbakan Hocamıza karşı olan ilgi ve sevgiydi. Bizzat bana 2. Ordu Komutanı Mehmet Alagić, “Şu üzerimizdeki elbise ve ayağımızdaki botlar Erbakan Hoca gönderdi” demişti.
Düzenli ordunun eğitimini ve Aliya’nın teftişini de yerinde gördük. Bu anlara ait video çekimlerini de yaptık.
Netice olarak, nerede mazlum ve mağdur Müslüman varsa, Erbakan Hocamız oraya el uzatmıştır. Bunu bizzat gördük ve yaşadık.
Bu duruş, geçici bir duygusallığın ya da siyasi bir hesabın sonucu değildi. Hocamız için İslam coğrafyası sınırlarla bölünmüş bir alan değildi. O, ümmeti bir bütün olarak görür, hangi coğrafyada zulüm varsa aynı hassasiyetle yaklaşırdı.
Onun bu yaklaşımı, adalet, sorumluluk ve kardeşlik anlayışına dayanmakla birlikte, aynı zamanda güçlü bir birlik vizyonuna dayanıyordu. Küfrün tek millet halinde hareket ettiği, İslam coğrafyalarının sistemli zulme uğradığı bir dünyada, kurtuluşun Müslümanların birlikte hareket etmesinden geçtiğine inanıyordu.
Bosna’da gösterdiği çaba da bu anlayışın bir parçasıydı. Onun için mesele sadece bir insani dram değildi. Ümmetin geleceğiyle ilgili bir sorumluluktu. Bu yüzden meseleleri sadece sözle değil, fiilen sahiplenirdi. Bosna’da yaşananlar, bu anlayışın en açık örneklerinden biridir.
