Gerçek Fetih, Gerçek Zafer

Asıl zafer kalpleri kazanmaktır.!

0 yorumlar
Gerçek Fetih, Gerçek Zafer

Sedanur Eşitti

Hep olmayacak olana talibiz şu hayatta. Erişemeyecek olduklarımız hep daha cazip, daha kıymetli, daha emek verilesi. Fetihlere talibiz mesela. Sınırları aşmaya, toprak kazanmaya, yeni toprakların Fatih’i olmaya talibiz. Burnumuzun ucunda fethedilmeyi bekleyen onlarca kale varken bizler gökler kadar uzak, belki şahsımız için imkansız olana talip olduk. Fethi hep top tüfekle yapılır sandık. Gemileri hep karadan yürütürüz diye düşündük. Fakat bir gönle girmeyi, yürekleri fethetmeyi unuttuk. Gönülleri fethedecek fatihler yetiştirmeyi ilk hedeflerimiz arasından çoktan çıkardık. Tam tersi, kimseye minneti olmayan, sadece kendi çıkarları doğrultusunda yaşamayı arzulayan, benmerkezci, hedonist bir nesil inşa ettik. Ve kendimiz de bu neslin bir parçası oluverdik. Kendi içimize kapanmak, sadece kendimiz için yaşamak daha cazip geldi. Ama inşa ettiğimiz bu küçük dünyamızda bile koltuğumuzdan kalkmadan Selahattin Eyyubi olmanın ve aslında ehemmiyetine o kadar da vakıf olmadığımız Kudüs’ü kurtarma hayalleri kurduk. Yan komşumuz aç mı tok mu bilmeden, bir duvar ötedeki gönülleri fethetmeden kilometrelerce ötedeki toprakları fethetmeyi hayal edebildik. Önceliği hep olmayacak olana, hayal kurmaya verdik. İş uygulamaya gelince yalnızca seyretmekle yetindik. Hayat bu ya, insan hep olmayacak olana talip…

“Fetih” Ne Demekti?

Peki “fetih” ne demekti? Fetih; kapalı olan bir şeyi açmak, zafer kazanmak fetih demekti. Gönlü Allah’a kapalı olan birinin gönlünü Allah’a açmasına yardım etmek, kırgın, kendini kapatmış bir gönle girmeye gayret etmek, insanların Allah’la aralarında perde olacak şeyleri ortadan kaldırmak, küsleri yalnız Allah rızası için barıştırıp orta yolu bulmak, kırgın bir gönlü tamire uğraşmak hep fetih kavramının şamilidir. Bugün büyük zaferler diye anlattığımız nice hadiseler, aslında bir yönüyle insanın kendi nefsine karşı verdiği mücadelenin gölgesinde kalır. Çünkü en zor fetih, insanın kendi kalbini arındırması ve başka kalplere merhametle dokunabilmesidir.

Kalplerin Fethi: Hayber Örneği

Bizim dinimiz bir kalp dinidir. Yürekten yapılmayan her şey geçersizdir. Kalbinden inanmadan hac bile yapsan, gecelerce ibadet de etsen münafıklıktan öte geçemezsin. Çünkü kalbinde iman olmayanın bedeni Müslüman olsa da nafiledir. Çünkü “ameller niyetlere göredir.” Yani kalp devreden çıktı mı amelin anlamı yoktur. İşte bu yüzden kalplerin fethi, bir insanın imanı kilometrelerce topraktan daha kıymetli görülmüştür. Biz bunun örneğini Hayber’in fethinde Hz. Peygamberimiz (sav) ile Hz. Ali arasında gerçekleşen bir konuşmadan daha iyi anlıyoruz. Hayber’in fethi için yola çıkacak olan Hz. Ali, atının sırtında tüm heybetiyle hazır durumdayken Allah Resulü onun yanına gelerek: “Ya Ali! Vallahi senin elinle yeryüzünün bana teslim edilmesinden bir kişinin hidayetine vesile olman çok daha hayırlıdır.” buyuruyor. Elbette Hayber müthiş bir zaferle fethediliyor fakat Hayber’le beraber onlarca gönül de fethediliyor. Pek çok yüreğin İslam’la şereflenmesine, insanların gruplar halinde Müslüman olmalarına vesile oluyor. İşte gerçek fetih o vakit gerçekleşmiş oluyor…

Taif: Merhametin Zirvesi

Bir gönle girmenin o gönlü yıkmaktan onlarca kat daha kıymetli olduğunun en büyük örnekleri hiç şüphesiz kıymetli Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sav)dir. Ve onun hayatındaki en büyük örnek de Taif’tir. Çoğumuzun gözlerinin dolması için “Taif” kelimesini duymamız kafidir. Allah Resulünün orada gördüğü muamele, düştüğü durum her birimizin yüreğini pare pare eden bir hadisedir. Yıllar sonra Hz. Aişe validemiz kendisine “Uhud gazvesinden daha zor bir gün yaşadın mı?” diye sorduğunda onun (sav) cevabı “Taif” olmuştur. İşte böylesine büyük bir hezeyanın ardından dahi Allah Resulü beddua etmemiş, kalp kırmamış, gönül yıkmamıştır. Taif dönüşü, bitkin, üzgün, üstü başı kan revan halde soluklanırken Cebrail (as)’ın; “… dilersen şu iki dağı başlarına geçireyim.” demesi üzerine merhamet ve umut dolu şu cümleleri kurmuştur: “Hayır, ben Cenab-ı Hakk’ın onların soylarından sadece Allah’a ibadet edecek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kimseler çıkarmasını dilerim.” İşte bu cümleler bile Resulullah Efendimizin merhametinin, güzel gönlünün kanıtıdır.

Fakat bizler, böyle bir peygamberin ümmeti olduğumuzu iddia eden aciz, eksik, gözü, gönlü kör bizler bu merhametten çok uzağız. Bırakın taşlanmayı en ufak bakışa gönül kıran, küsen, sırt çeviren kullarız. Hatta haddi aşarak en ufak sıkıntıda isyana sürüklenen bedbahtlarız. Yalnızca gönüllere talip olan ecdadın gönülleri umursamayan torunlarıyız.

Yüce Rabbimiz Fussilet suresi 34. Ayet-i kerimede: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olanla sav. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluverir.” buyurarak bu düştüğümüz bencillik girdabından nasıl çıkabileceğimizin pusulasını bizlere çizmiştir. Bizler bu pusulayı takip eder, gönülleri fethetmeye niyet edip bir de başarılı olursak işte o zaman esas fatihler olmuş oluruz.

Kalp, Bedenin Başkentidir

İşte bu anlayış, gerçek fetih ruhudur. Bir insanın kalbine girebilmek gerçek bir zaferdir. Onu incitmeden, kırmadan, yargılamadan yanında olabilmek ise savaşmadan kazanılmış bir zaferdir. Beden bir ülke ise kalp de bu ülkenin başkentidir. O halde o ülkeyi fethetmeye kalpten başlamak lazım gelir. Peygamber Efendimiz (sav): “Bilin ki! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o, iyi (doğru ve düzgün) olursa bütün vücut iyi (doğru ve düzgün) olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Bilin ki! O, kalptir.” buyurmuştur. O halde evvela gönüllere talip olmak bir Müminin yaraşığıdır…

Zarafetine, nizamına, ahlakına hayran olduğumuz Osmanlı İmparatorluğu bu düstur üzere kurulmuştur. Osman Gazi oğlu Orhan Gazi’ye “Oğlum kuru kavga ile cihangir olma sevdası bize yaraşmaz. Bizim maksadımız Allah ve din yolunda mücahit olmaktır.” sözleriyle yalnızca oğlu Orhan beye değil bizlere de veciz bir nasihatte bulunmuştur. Bu sözleriyle Anadolu’nun ve Osmanlı Medeniyetinin ruh köküne vücut veren zihniyete tercüman olmuştur.

Erbakan ve “Önce Ahlak ve Maneviyat”

Erbakan hocamızın, Milli Görüş ekolüyle bize öğrettiği en temel hakikatlerden biri de “insanı kazanmak, toplumun dirilişinin anahtarıdır” düşüncesi olmuştur. Her zaman vurguladığı “Önce ahlak ve maneviyat” sözü yine bu hakikate bir göndermedir. Ahlak ve maneviyat olmadan ne kalkınma olur ne de gerçek bir yükseliş. İşte bu ahlakın en temel tezahürü de gönül kazanabilmektir. Kendisi gerek siyasette gerek iş sahasında her daim insanı önceleyen, gönüllere talip olan bu tutumunu hiçbir zaman terk etmemiştir. Hal böyle olunca gelir geçer bir siyasetçi değil bir ekol, tarihe adını altın harflerle yazdıran bir lider halini almıştır. Hem adı gibi dinin yıldızı olmuş hem dünyada izler bırakmıştır. Ne bu dünyaya sırtını dönmüş ne ahireti unutacak işler yapmıştır. Bu yüzden Milli Görüş her daim yaşayan, var olacak olan bir ekol halini almıştır. Gerçek başarı budur.

Her Fetih Önce İçeride Başlar

Gönül fethetmek yalnızca dünyevi bir meziyet değil, en güzel ahiret yatırımlarındandır. O hâlde gelin, fetih kavramına başka bir bakış açısıyla bakalım ve fetih anlayışımızı değiştirelim. Evet, tarihimizde büyük kumandanlar, büyük zaferler var. Lakin her birimizin de kendi hayatında ulaşabileceği bir fetih alanı daha var. Evvela kendimize yönelelim.

Gönül fethetmek, sadece başkalarına yönelen bir amel değildir; aynı zamanda insanın kendi kalbine doğru yaptığı bir yolculuktur. Kendi iç dünyasında kırgınlıkları, kibri, hasedi temizleyemeyen bir insanın başkasının gönlüne huzur vermesi kolay değildir. Bu yüzden her fetih, önce içeride başlar. Kalp arınır, dil yumuşar, bakış değişir. Ardından kalbin nuru çehreye nüfuz eder. Ve sonra yüzünde bile rahmet taşıyan güzel gönüllü hakiki bir mümine dönüşür.

İmam Gazali hazretleri kalbin ıslahını bütün amellerin merkezine koyar. Ona göre kalp düzelmeden davranışların kalıcı bir güzelliğe ulaşması mümkün değildir. İşte bu yüzden gönül kazanmak isteyen kişi, önce kendi gönlünü Hakk’a açmalıdır. Çünkü kalbi Allah ile dolu olanın sözünde tesir, bakışında şefkat, halinde bereket olur. Bu elbette bir anda insana sirayet edebilecek bir hal değildir, zaman gerekir, emek gerekir.

Evvela, sözlerimizi yumuşatalım, gözlerimizi yumalım, bakışlarımızı merhametle dolduralım, kalbimizi kibirden arındıralım, aklımızı hayır yolda kullanacağımız işler için kullanalım. Ardından çevremize ışık olmaya çalışalım. Unutmayalım ki, gönüller zorla açılmaz. Kalpler anahtar kabul etmez; onlar ancak samimiyetle, ihlasla ve güzel ahlakla aralanır. Aceleye mahal yok, her gönül, kendine has bir alemdir. Kalp bir derya gibidir. O deryada damla olabilmek ne kıymetli bir meziyettir.

Gündelik Hayatın Fetihleri

Her insanın yarası farklı, beklentisi farklı, imtihanı farklıdır. Bu yüzden gönül fethetmek, tek bir davranışla, bir sözle, bir bakışla olacak iş değildir. Hikmetle, incelikle ve sabırla hareket edebilmekle mümkündür. Emek ister, sabır ister, dua ister. Biraz fedakarlık, biraz özveri ister. En önemlisi istikrar ister. Bazen bir tebessümle başlar, bazen küçük bir iyilikle kök salar ve yıllar sonra meyvesini verir. Bazen biz biliriz, o meyveyi kendimiz toplarız, sonucu görürüz. Bazen de sonuçlarını fani gözlerimizle göremeyiz fakat hiçbir samimi çabanın karşılıksız kalmayacağını, hiçbir amelin boşa gitmeyeceğini biliriz.

Bu sözlerim gözde büyümesin. Bir annenin çocuğuna sabırla yaklaşması bir fetihtir. Bir eşin kırıcı olmamak için susması bir fetihtir. Bir dostun hataya rağmen terk etmemesi bir fetihtir. Bir insana gücü yettiği halde karşılık vermemek bir fetihtir. Ve bunları gerçekleştiren elbette bir Fatihtir. Gönüllerin fatihi…

Ne mutlu gönüllerin fatihi olmayı dert edebilenlere, ne mutlu gönüllerin fatihi olabilenlere…

Fiemanillah.

İlgili Yazılar

Bir Yorum Yapın