Yeni Şafak’ta, 1995 – 2005 arasında 10 yıl başyazı yazdım. O süre, 28 Şubat’ların yaşandığı süreydi aynı zamanda.
Başörtüsü yasağının bir yandan genç yürekleri kasıp kavurduğu, diğer yandan da islâmi bilincin yükseldiği günlerdi o günler.
Bir “Özgürlükler için ele eylemi” yapılmıştı ki Türkiye çapında, Türkiye’nin tanık olduğu en sivil, en insancıl, en görkemli eylemlerdendi. Aileler, çoluk – çocuk, anne – baba – evlatlar el-ele tutuşup bir zincir halinde Edirne’den Van’a, Maraş’a, Kayseri’ye, Diyarbakır’a… kadar uzanmışlardı.
Bir kişinin burnu kanamamıştı.
O günler, laiklik karşıtı” söyleminin bir kırbaç gibi yüreklere şakladığı günlerdi. Başörtüsü laiklik karşıtı bir eylemin sembolüydü, Anayasa Mahkemesine göre…
Üniversite önlerinde utanç verici “ikna çadırları” kuruluyordu.
İşte o günlerde Refah Partisi için “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak” suçlaması ile kapatma dâvâsı açılmıştı.
Bir mantıkta “başörtüsünü savunmak” laiklik karşıtı eylem kapsamına giriyordu. Gazete haberleri dâvâ dosyasını kabartmıştı. “Siz ne mutlu Türküm derseniz Kürtler de ne mutlu Kürdüm” derler sözü suç haline getirilmişti.
Anayasa Mahkemesinde görülecekti kapatma dâvâsı ve savunmayı Erbakan Hoca yapacaktı.
O günler 71 yaşındaydı. Evet dinçti, üzerinde hiçbir yılgınlık gözükmüyordu. Ama 71 yaşında bir insanı, bu ülkenin eğitim kurumlarında okumuş, profesör olmuş, makina alanında dünya çapında isim haline gelmiş ve ülkesine siyaseten de hizmet etmeye soyunmuş bir insanı, siz ülke için sizden farklı çözümler geliştirdiği için hesaba çekiyor, kurduğu siyasi partiyi tarihe gömmek istiyordunuz.
Anayasa Mahkemesi… Yukarda yargıçlar oturuyor. Ve siz aşağıda, karşıda ayakta, siyasi çizginizi savunuyorsunuz.
Saatlerce savunma…
Ter damlacıkları süzülüyor alnınızdan aşağı, çenenize kadar iniyor.
Türkiye çok tanık oldu böyle görüntülere… “Siyaseten katl” denen bir dosyası var ülkemizin ne yazık ki… Siyasetçiler, yazarlar bedel ödemişler… Cezaevlerinde, hatta dar ağaçlarında…
Parti kapatmak da bir parti için idam fermanı vermek demek…
Erbakan Hoca, daha önce kapatılan ve daha sonra kapatılacak olan partilerinden birisini, bu defa Refah Partisini savunmak için kürsüde…
Evet, alnında, çenesinin altında ter damlacıkları.
Onun verdiği iç ezikliği ile çıktı “Seni Seviyoruz savunan adam” yazısı. Yeni Şafak’ta…
Aslında Yeni Şafak’taki yazılarımda, yer yer eleştirilerim de oldu Erbakan Hoca ya da Refah çizgisine yönelik. Benim de değerlerimi siyaset zeminine taşıyorsa bir kişi ve hareket, onunla ilgili söz söyleme hakkım olmalı diye düşündüm hep. Bu eleştirilerim, merhum Hoca’yı deyim yerinde ise “Aşkla” seven, onu “Ümmetin lideri” olarak gören insanların tepkisini de çekti o zamanlar.
Ama Ahmet Taşgetiren bir yazar ve tıpkı siyasetçi kendi tarihi sorumluluğu içinde tercihler yaptığı gibi o da kendi tarihi sorumluluğu içinde yazıyor yazılarını. Eleştiriler de o çerçeve içinde, takdirler de…
“Seni Seviyoruz Savunan Adam” yazısı, salt bir Erbakan yazısı değildir. Onun şahsında çok daha geniş bir savunma çizgisine serenaddır. Yazıda şöyle bir paragraf var:
“Orada, sanık sandalyesindeki siluetini çizmeye çalıştı içinde. Orada tek bir kişi yoktu. Sürekli değişen, milyonlarca değişen insan siluetleri vardı. Sanki savunmanın her kelimesini bir başka kişi seslendiriyordu. Sanki hiç bitmemiş bir duruşmadan kesitlerdi gözlediği. Sanki bu görüntü hiç değişmemişti. Sanki gözü kendisine aitti savunan adamın, yüreği dedesine, elleri babasına, tebessümü çocuğuna… “Bu, benim” dedi, “Hiç şüphesiz bu benim.”
Belki de o yazı, okuyan herkesi bu ifadelerin içinde biryere yerleştirdiği için bunca heyecan uyandırdı.
Yazının o duruşmadan geldikten sonra merhum Hoca’nın huzurunda İsmail Müftüoğlu tarafından göz yaşları içinde okunduğunu, Hoca’nın da çok duygulandığını biliyorum.
Geliyoruz, gidiyoruz. Hayat defterimiz yazılıyor. Erbakan Hoca için AYM huzurundaki o savunmanın yüz aklığının gerekçelerinden birisi olacağına inanıyorum. Ebedi aleme göç etmiş tüm dâvâ erlerine Allah’tan rahmet diliyorum.
