Şimdilerde gazete manşetlerinin, televizyon ekranlarının biraz daha arka plana düştüğüne bakmayın… Neredeyse kılcal damarlarımızda dolaşmaya başlayan sosyal medya ve dijital mecra kendisini göstermeden önce medya düzlemi bugünkü gibi değildi. Manşetler ve ekranlar enzyüksek perdeden konuşurdu. Tam bir kamu denetçisiydi! Manşetler yeri gelir kamudaki bir haksızlığı giderir, yeri gelir Bakanları düşürürdü. Fakat, medyayı elinde tutan, medya düzenini adeta örgütsel şema gibi düzenek haline getiren güç, çoğu zaman manşetleri ve ekranları toplum üzerinde bir kitle imha silahı olarak kullanırdı. Medya üzerinden hükümet kurar, hükümet yıkarlardı. Siyasi partileri bölerler, partilerin kapatılmasının kamuoyu izini oluştururlardı. Darbelerin, süreçlerin manşetlerde hazırlandığına da çokça şahit olmuşuzdur. Darbeci medyanın zihinlerden çıkmayacak en belirgin örneği ise 28 Şubat süreciydi.
İşte siyasi tarihin milletin iradesine rağmen manşetlerle kurgulanmaya çalışıldığı dönemlerin lideridir Prof. Dr. Necmettin Erbakan. Öyle ki, Erbakan Hocanın milletle arasına örülmüş bir duvar görevi yaptı medya. Toplumu aydılatması gereken medya, perdeleri çekti, ışığı söndürdü ve ülkeyi kararttı.
Evet, tarih bir dönemler manşetlerle de yazılırdı. Kimi zaman bir ülkenin nabzı sandıkta değil, sabahın erken saatinde gazete bayiinin önünde atar; kimi zaman bir milletin morali, bir köşe yazarının satır aralarına sıkışır; kimi zaman da siyaset, kürsüden önce ekranda şekillenirdi. İşte Necmettin Erbakan’ı medya üzerinden okumak, tam da bu gerçeğe dokunmaktır: Türkiye’de medya, çoğu zaman sadece anlatan değil, aynı zamanda kuran bir güç olmuştur. Bu güç, bazı liderleri büyütür; bazılarını küçültür; bazılarını da tartışmanın dışına itmek için çerçeveler inşa eder. Erbakan Hoca, bu çerçeve savaşlarının en sertlerinden birini yaşamış liderdi.
Erbakan Hoca’nın mücadelesi, yalnızca bir siyasi hareketin veya bir liderin hikâyesi değildir. Aynı zamanda “mümkün” denen sınırların kim tarafından çizildiğine dair bir hikâyedir. Çünkü her ülkede görünmez bir cetvel vardır. Hangi düşünce meşrudur, hangisi “aşırıdır”; hangi talep “gerçekçi”dir, hangisi “hayal”; hangi itiraz “normal”dir, hangisi “tehlike”… Bu cetveli siyaset çizer sanırız; oysa medya, o sınırların kalemidir. Erbakan Hoca’nın karşısına çıkan en büyük engellerden biri, siyasi rakiplerinden önce bu görünmez cetvelin kendisiydi.
YAFTA… İMA… SEÇİCİ SESSİZLİK…
Medya sadece bilgi taşımaz; anlam üretir. Medyanın “algı fabrikası”na dönüştürüldüğünü bilmek medyanın Erbakann Hoca ile mücadelesini anlamanın anahtarıdır. Bir olayın gerçekleşmesi başka şeydir; o olayın “ne anlama geldiğinin” kitlelere nasıl anlatıldığı bambaşka bir şey. Kimi zaman bir konuşmanın içinden bir kelime çekip alınır, geri kalan her şey unutulur; o kelimeye bir niyet giydirilir; ardından o niyet, manşetle topluma mal edilir. Kimi zaman bir fotoğraf, bir fikrin yerine geçer; bir mimik, bir programın yerine. Kimi zaman da en etkili yöntem devreye girer: seçici sessizlik… Görmezden gelmek, küçültmek, yok saymak. Gürültüye karşı savunma yapılır; ama sessizlik, insanı savunmasız bırakır.
Erbakan Hoca döneminde medya ile yaşanan gerilimlerin önemli bir kısmı, “hata” ile açıklanamayacak kadar sistematik bir çerçeve üretimidir. Bu çerçeve üretiminde üç araç öne çıkardı: yafta, ima ve seçici sessizlik.
· Yafta: Tartışmayı bitiren hızlı hükümdür; içerik konuşulmaz, etiket konuşur.
· İma: Kanıt yerine duygu koyar; soru gibi durur, hüküm gibi işler, gri bir dildir.
· Seçici sessizlik: En tesirlisidir; başarıyı görünmez kılar, emeği yok sayar, yalnızlaştırır. Seçici sessizlik ise hakikati görünmez kılmanın en konforlu yöntemidir.
Medya bir silah olarak kullannıldığında; açık yumrukla dövüşmez; eldivenle ve kural dışı vurur. Yafta, ima ve seçici sessizlik üçlüsü birlikte çalıştığında haber akışı değil, bir anlam iklimi kurulur. Kimi günler bu iklimde bir lideri hedef alırsınız; ama aslında bir milletin “yarınını” yaralarsınız. Bu üçlü bir araya geldiğinde, siyaset “ne söylediğiyle” değil, “ne olduğu söylenerek” yargılanır.
Medya sanmayın ki, Erbakan Hoca’nın davasıyla mertçe savaştı… Hayır. Toplumu Erbakan Hoca’nın fikirleriyle yüzleştirmekten özenle kaçındılar. Aleyhte bile bulunmak, o fikri gündemde tutmak anlımana gelir çünkü. Bu nedenle medyaya daha çok Erbakan Hoca ve hareketine karşı“etiket” üretme görevi verdiler. Çoğu başlık, bir fikri açıklamak için değil, bir fikri “tartışılmaz” hale getirmek için atıldı. Tartışmanın zeminini kaydırmak, bazen tartışmayı kazanmaktan daha etkili bir yöntemdir. Özellikle güçlü bir fikir, güçlü bir fikir kurulu aldatma düzenini ifşa edecek bir karakter taşıyorsa, en etkili yol tartışmanın zeminni bozmaktır. Medya’nın iki önemli çirkin yöntemi vardır. Birincisi; fikri tartışmak yerine taşıyıcısını tartışmanın dışına itmek… İkincisi; meseleyi basitleştirip karikatürleştirmek. Karikatürleştirme, düşüncenin derinliğini öldürür. Bir fikri alıp bir yaftalama yaparsınız, sonra da onun üzerinden alay edersiniz. Böylece argüman üretmeden üstünlük kurarsınız. Medya çok uzun yıllar Erbakan Hocamıza karşı iki çirkin yöntemi başucu kuralı haline getirdi.
MESELE ZİHHNNİYET VE DÜZEN MESELESİYDİ!…
Necmettin Erbakan’ı sadece “iktidar arayan bir lider” gibi göstermek, onun mücadelesinin özünü saklamaktır. O, iktidar-muhalefet çekişmelerinin arasına sıkışıp kalmak yerine “hedefine kilitlenmiş bir füze” misali “kurucu” bir anafikre sahipti… Erbakan Hoca için mesele kişiler değildi, mücadele alanı da sahadaki rakipler değildi… Mesele zihniyet ve düzen meselesiydi! Bir sistem teklifi taşıyordu: önce ahlak ve maneviyatı merkeze alan bir toplumsal ölçü; üretim ve kalkınmayı bağımsızlığın altyapısı sayan bir ekonomi yaklaşımı; paylaşımın hakkaniyetini siyasetle birlikte düşünen bir adalet düzeni… Bu yüzden tartışma, çoğu zaman “şu politika doğru mu?” düzeyinde kalmadı; “bu zihniyet meşru mu?” düzeyine çekildi. Medya, salt eleştiren değil, meşruiyet belirleyen bir baş aktör gibi davranabildi.
Malum, Türkiye’de “haber”, hiçbir zaman sadece haber olamadı. Haber; bir işaret fişeği, bir uyarı, bir hizalama aracıydı hep. Bunu konuyu romantize etmek için söylemiyorum; tanıklık ettiğim için söylüyorum. Bazı günler, daha sabahın erken saatinde gazetelerin manşetleri geldiğinde, ülkenin havası değişirdi. O manşet, bir kararın gerekçesi gibi dolaşırdı. Bazen bir fikir, önce köşe yazısında hükme bağlanır; sonra bürokraside “normal” kabul edilirdi.
Erbakan Hoca, bunu görürdü. Hatta bu yüzden medyaya kızgınlığı bir “kişisel öfke” gibi değil, bir “mekanizma okuması” gibiydi. Medyayı sadece gazetecilerden ibaret görmezdi; medyanın, güç ilişkilerinin dili olduğunu, her gün yaşayarak tecrübe etmiş bir liderdi. Kimi zaman bir haberin içinde, bir ekonomik çıkarın gölgesini; kimi zaman bir yorumun arkasında, bir siyasal mühendisliğin çizgilerini arardı. “Kim söylüyor?” sorusu kadar, “niçin şimdi söylüyor?” sorusunu da sorardı. Ama daha da önemlisi söylenenin içeriğiydi…
Erbakan Hoca, medyayla ilişkiyi bir “tanıtım” meselesi saymıyordu. Medya, onun nazarında, toplumun düşünme biçimine doğrudan dokunan bir alandı. Bu yüzden basınla ilişkide, sadece görünür olmayı değil; anlaşılır olmayı, çarpıtılmayacak bir netlik kurmayı önemserdi. Çünkü yanlış anlaşılmak, bazen hiç anlaşılmamaktan daha yıpratıcıdır.
OLAYLARA BİR HARİTANIN ÜZERİNDE İNCELER GİBİ BAKARDI
Bazı akşamlar olur; gün bitmez. Gündem, geceyi de yutar. O tür zamanlarda insan, liderlerin gerçek ağırlığını görür. Kızgınlıkla karar alanlar vardır; telaşla cümle kuranlar… Necmettin Erbakan Hocamızın tavrı çoğu zaman farklıydı. Sanki olayların üstüne eğilmez de, olaylara bir haritanın üzerinde inceler gibi bakardı. Kendisine takdim edilenle değil, kedisinin nasıl bakması gerektiğiyle yaklaşırdı her şeye. Bu bakış, dışarıdan “soğuk” sanılabilir. Oysa bizler o soğukluğun içinde bir disiplin görürdük: Duyguya teslim olmamayı, anlık dalgalanmalara kapılmamayı…
Erbakan hocamızın yakınında bulunmuş olan dostlarım, büyüklerim de çok iyi bilirler. Hocamızın sabrı, hepimizin kendimize şiar edinmesi gereken emanettir. O yarım yüzyıllık siyasi mücadelesindeki bütün badireleri “feraseti”, “nezaketi” ve “sabrı” ile bertaraf etmiştir. Sabrederdi… Olaylar karşısında aceleci davranmaz, zamanı bir güç olarak kullanırdı. Çok önemli bir hadise vuku bulduğunda bile kendisine sual ettiğimizde; “Hele bi üzerine yatalım, yarın bakarız” derdi. Günümüzün birçok siyasi aktörü acelecilik ve hızda büyük bir yanılgı içerisindedir aslında. Tam da medyanın istediği bu rolü oynamayı, siyasi atak olarak görürler. Hele her dakika sosyal medyada görünmek sanki siyasetin olmazsa olmaz şartı gibi kabul ediliyor. Her şeye anında cevap; diğer sosyal medya kişiliklerini nasıl tüketiyorsa, siyasetçiyi de yavaş yavaş bitirir, sıradanlaştırır oysa. Hocamız, aksine siyasetin sabırla dokunması gerektiğini bilir, sözü de ona göre nakşederdi. Sadece konuşmak, sadece güzel cümleler kurmak değil; hakkı söylemek ama, yerli yerinde hakkı söylemek…
Her şeye cevap vermek, her manşete koşmak, her provokasyona bir cümle yetiştirmek… Bunlar bazen hareket gibi görünür; ama çoğu zaman enerjiyi tüketir. Erbakan Hoca, “her günün manşetine göre konuşursan, gündemi başkası kurar” gerçeğini biliyor ve başkasının gündeminin içinde boğulmamayı seçiyordu. Medyanın şablonları ve bir gündemi vardı ama Erbakan Hocamız için önemli olan “kendisinin”, “davasının” ve “milletinin” gündemiydi. Bu yüzden onun medyayla mücadelesi, sadece “yanlış haber”e itiraz değil; “gündem kurma”ya karşı bir istikamet yürüyüşüydü.
MEDYANIN EŞİK BEKÇİLERİNE VERİLEN EMİRLERE RAĞMEN…
Her siyasi sözünü ölçer-biçer sonra söyler, kabul. Ama Erbakan Hoca, sadece ölçüp-biçmez; hem “kul hakkı” tartısına kor, hem davet ruhunu işler hem de medyanın insafına bırakmayacak kadar berraklaştırır, ondan sonra sözünü söylerdi. Niyetini heva ve hevesle değil, milletperverlikle alır, sözünü de yine milletpervelikle söylerrdi. Kişileri değil projeleri konuşurdu. “Talimatlı medyanın” eşik bekçilerine verilen “emirler” kesindi. Özellikle “ana akım!” diye tarif edilenler başta olmak üzere medya için Erbakan Hoca yasaklıydı. Ya da Hocamıza ve Milli Görüş hareketine karşı belirlenmiş “maksatlar” yazılabilir, çizilebilirdi. Bu kesin emirdi ama, Erbakan Hoca bu emirleri de, bu yasakları da, bu maksatları da aşabilecek muhteşem bir imana ve azme sahipti.
KELİMENİN TAŞIDIĞI ANLAMI BİLMEK, NE YAPTIĞINI BİLMEKTİR
Erbakan Hoca’nın en güçlü yanlarından birisi de siyasette “kelimenin” taşıdığı anlamı çok iyi bilmesiydi. Saadet Partisi’nin seçim kampanyasının belirlenme süreçlerinde duyduğum bir sözüdür: “Seçimler tek bir kelimeyle kazanılır”. “Kelime” deyip geçmeyin bir kelime, bir ülkenin ruh hâlini belirler. “Kalkınma” dediğinizde sadece ekonomiyi konuşmazsınız; insanın kendine inanma biçimini de konuşursunuz. “Bağımsızlık” dediğinizde sadece dış politikayı değil, içerideki irade duygusunu da… Erbakan Hoca, medyanın kelimeler üzerinden topluma bir ruh hâli taşıdığını bir siyaset iletişimcisinden çok daha iyi biliyordu. Ona göre kelimennin taşıdığı anlamı bilmek; kim olduğuu, ne dediğini, ne yaptığını bilmekti…
Bu nedenle, medyada kurulan bazı kalıpları “teknik hata” olarak kabul etmez; “zihniyet inşası” sayardı. Bir lideri sürekli “marjinal”, bir fikri sürekli “imkânsız”, bir kitleyi sürekli “öteki” diye sunarsanız, gerçeği değiştirmeden algıyı yönetirsiniz. O günlerde bu mekanizmayı görmek, bize gazeteciliğin sadece bilgi değil, sorumluluk olduğunu daha sert öğretti.
Erbakan Hoca, sadece güne dair öngörülerde bulunmuyor, kısa boylu siyaset üretmiyordu; siyasetin içerisine çok daha önemli hususları bohça ediyordu. O, Anadolu’nun bağrında, milletinin ruhunda ve kalbinde bir özgüven inşa etmeye çalışıyordu. Medyayla yaşadığı gerilimler, çoğu zaman bir “kişiler kavgası” gibi gösterilmeye çalışıldı. Oysa içerden gördüğümü söyleyeyim: Bu, daha derin bir tartışmaydı; “Türkiye kendini nasıl anlatacak?” tartışmasıydı. Manşetle mi, hakikatle mi? Çerçeveyle mi, içerikle mi? Al benili gürültülerle mi, istikametle mi?
Bugün medya değişti; ekranlar çoğaldı, hız arttı, sosyal medya her şeyi “anlık”laştırdı. Ama temel soru değişmedi: Biz hakikati mi taşıyoruz, yoksa hakikatin yerine bir duygu mu koyuyoruz? Bu soruyu diri tutmadan ne gazetecilik temiz kalır, ne siyaset.
NECMETTİ ERBAKAN’LI YILLAR… BİR RUH İKLİMİ…
Erbakan Hoca’yı, manşetlerin üstüne basıp yürüyen bir adam olarak hatırlıyorum… Manşetleri küçümsediği için değil, manşetlerin milletin ruhuna zarar verebileceğini bildiği için… Onun millet sevgisi, ezber ve zamana hoş söylevlerden çok uzaktı. Onun millet sevgisi sahiciydi: Milletin özgüvenini korumak, onu diri tutmak, “bu ülke yapar” duygusunu bir temenniden çıkarıp bir iradeye dönüştürmek…
Türkiye’nin Necmettin Erbakann’lı yılları sadece takvimsel bir dönemden ibaret değildir; bir ruh iklimidir. Gazete kokusunun sabaha karıştığı, ajans haberlerinin masaya yağmur gibi düştüğü, manşetin gün doğmadan bir hükme dönüştüğü bir iklim… Bu iklimde Erbakan Hoca, klasik bir “gündem aktörü” olarak görülmedi; bir zihniyet ve sistem teklifi olarak okunuyordu. Bu yüzden ona yönelen itirazlar da çoğu zaman bir fikrin yanlışlığından değil; o fikrin açacağı yoldan korkudan besleniyordu. Saklamıyorlardı; Erbakan Hoca’nın bir gün iktidara gelmesinden korkmuyorlardı sadece. Asıl, Necmettin Erbakan’ın iktidarda başarılı olması ve bir daha bu milletin O’nu bırakmamasından korkuluyorrdu.. Bu nedenle Necmettin Erbakan ve Milli Görüş hareketi toplumda “tehlikeli!” varsayılması için sistematik olarak “medya kodlamaları” yapıldı.
MERKEZLER, DIŞARIDA KALANLARI SEVMEZ
Erbakan Hoca’nın mücadelesi, yalnızca sandıkta verilen bir mücadele değildi. Onun mücadelesi, yalnızca siyasi rakiplerle verilmiş bir mücadele de değildi. Hatta, siyasi rakipleri klasmanı bile değildi. Asıl mücadeleyi, dışardan yönetilen medya merkezli bir algı düzeniyle yaşadı. Çünkü o yıllarda medya, sadece haber yapan bir alan değil; merkez kuran, sınır çizen, kimlerin konuşacağını belirleyen bir güçtü. Talimatı dışardan alıyor, içerde hükümetler kurup, hükümetler yıkıyordu. Kamuoyu krallığının taçsız kralıydı medya. Astığı astık, kestiği kestik…
Ve Erbakan Hoca, dönemin hâkim diline uymadı. Kısa cümleler kurmadı. Hakim zihniyetin beklendiklerini, hoşa gidecekleri söylemedi. Alkışa oynayan söylemler üretmedi. Nezaketini öfkeye, sabrını popülizme feda etmedi.
Erbakan, bu merkezin dışındaydı.
Ve merkezler, dışarıda kalanları sevmez.
O konuşurken çoğu zaman ekranlar başka yöne döndü.
O anlatırken gazeteler başka başlık attı.
O üretimi anlattı, medya irtica yazdı.
O sanayileşmeyi öne çıkardı, manşetler tehlike dedi.
Bu bir yanlış anlama değildi.
Bu, bilinçli bir mesafeydi.
Ama Erbakan, bu gürültüye rağmen yolundan dönmedi.
Çünkü onun yürüyüşü, günlük gündemlere değil; yarım asırlık bir davaya dayanıyordu.
Derdim, Erbakan Hoca’yı bir siyasetçi olarak övmek değil; hem O’nun mücadelesine tanıklık yapmak hem de medyayı anlamaya çalışmaktır. Çünkü Erbakan’ı anlamak, Türkiye’de medyanın nasıl bir güç olduğunu, kimi konuştuğunu, kimi susturduğunu ve hangi dilleri “makbul” saydığını da anlamaktır.
Belki daha önemlisi: Bir insanın, medya desteği olmadan da nasıl kalıcı olabildiğini…
ABLUKAYI KIRAN, MEDYAYI AŞAN BİR KARARLILIK
Konuyu daha anlaşılır kılalım…
Erbakan’a uygulanan şey, yalnızca medya eleştirisi değildi.
Zamanla bu eleştiri, bir ambargoya dönüştü.
· Sözleri kesildi
· Açıklamaları küçültüldü
· İcraatları görünmez kılındı
· Niyeti sürekli sorgulandı
· Her yaptığı çarpıtılmaya çalışıldı.
· Milletle arasına setler çekilmek istendi.
Ama Erbakan Hoca, bu ambargoyu şikâyetle değil, kararlılıkla aştı.
Partileri kapatıldı.
Yolları kesildi.
Önüne bariyerler kondu.
Partileri bölündü…
Fakat o her defasında “yeniden başladı”.
Bu, sıradan bir siyasi kararlılık değil; bir inanç disiplinidir.
Çünkü Onun Hak davasının yol haritasında “yenilgi” diye bir şey yoktu. Sıfır bile “-1”den büyüktü!…
NEZAKETİYLE ÖZLENEN ADAM…
Erbakan Hoca’nın en az konuşulan ama en çok hissedilen yönlerinden biri, nezaketidir. “Az konuşulan” ifadesini metinden silmeden geri alıyorum. Çünkü Erbakan Hocanın o nezaketi o dönemde konuşulmuyor, gündeme getirilmiyorrdu ama bugünün nezaket dışı politik arenasında özlemle hatırlanıyor ve konuşuluyor. Şimdi dillere destandır Erbakan Hoca’nın nezaketi!.. O, en sert eleştiriyi bile bağırmadan yapardı. En büyük itirazı bile hakaretle değil, akıl ve edep ile dile getirirdi.
Yıllar boyunca hakkında ne yazıldığını, ne söylendiğini, nasıl çarpıtıldığını hepimiz gördük. Gazeteler sertti. Televizyonlar acımasızdı. Köşeler çoğu zaman insafsızdı.
Ama şunu çok net söyleyebiliriz;
Erbakan Hoca, medyayı takıntı hâline getiren bir siyasi değildi.
Hakkında çıkan haberleri tek tek izleyip öfkeye kapılan biri olmadı.
“Şunu yazmışlar, bunu demişler” diye sinirlenen bir Hoca görmedim.
Bir gün, çok ağır bir ithamın ardından, “Hocam buna cevap verelim mi?” diye sorduğumuzu hatırlıyorum. Cevabı kısa ve sakindi:
“Biz işimize bakalım.”
Hoca’nın bu sözü, bir strateji gereği dudaklarından dökülmemişti. Bir karakter ifadesiydi “biz işimize bakalım” sözleri.
“BİLSELER YAPMAZLARDI…”
Bazı insanları uzaktan izlersiniz.
Bazı insanları yazarsınız.
Bazı insanların ise yanında yürürsünüz.
Necmettin Erbakan, bizim için yanında, arkasında “şerefle” yürüyeceğimiz şahsiyetti.
Onu manşetlerden tanımadım.
Ekranlardan öğrenmedim.
Hakkında yazılanlarla şekillendirmedim.
Biz Erbakan Hoca’yı,
koridorlarda, toplantı aralarında, sessiz anlarda ve en çok da haksızlığa uğradığı zamanlarda tanıdık.
Bugünden bakınca daha iyi anlaşılıyor:
Erbakan Hoca, kendisine karşı hasmane bir dil kullanan gazetecileri mahkemeye vermedi. Sansür talep etmedi. Yayınları kapattırmaya çalışmadı. Baskı kurmadı.
Bunu yapabilecek elbet gücü de vardı, imkânı da.
Ama yapmadı.
Çünkü o, gücü intikam için değil, dava için kullanırdı. Kendisine yapılanı yapmayı bir kazanım saymazdı. “Ben de susturayım” demedi hiçbir zaman.
Kendisine yapılanları hep “bilseler yapmazlardı” şefkat sinesinde kabul etti.
Bu, siyasette çok az rastlanan bir olgunluktur.
ÖFKESİNİ SÖZLERİNE TAŞIMADI
Evet, bu cümleleri okurken sizin de zihninizden film şeridi gibi geçti değil mi onca medya saldırıları.
Evet, iftiralar oldu.
Çok ağır suçlamalar oldu.
Niyet okumalar yapıldı. Kasten çarpıtmalar
Hatırladığımız veya unuttuğumuz; bildiğimiz veya bilmediğimiz neler neleer…
Ama Erbakan Hoca, bunların karşısında bile duruşunu ve sözünü bozmadı. Hakaretle konuşmadı. Kırıcı olmadı. Öfkesini sözlerine taşımadı.
“Onlar bilmeyebilir, ama biz bilerek konuşacağız”naifliğinin dudaklarından döküldüğüne şahit olanımız çoktur.
Bu ne saf bir iyimserlikti, ne de pasiflik. Erbakan Hocamızın literatüründe ve ruh ikliminde bu “merhametti”…
Bu, ahlâklı bir direnişti.
MEDYA ONU KUŞATTI AMA TESLİM ALAMADI
Bugün geriye dönüp geçen onlarca yıla baktığımızda şunu çok net görüyorum: Medya onu kuşattı ama teslim alamadı.
Çünkü Erbakan Hoca: Kararlıydı… Sabırlıydı… Uzun solukluydu…
Medya hızlıdır.
Gündem ister.
Anlık sonuç ister.
Erbakan Hocanın siyaset yolculuğu ise asırlıları birbirine bağlayan, nesilleri birbirine emanet eden bir yolculuktu.
Onu baskı altına alamadılar. Çünkü baskı, ancak acele edenleri ele geçirir.
“Şunu da yazmalıyım” diyeceğim bir şey daha…
Onu en sert eleştirenlerin bile, yıllar sonra Ona bakışları değişti.
Önce susmak zorunda kaldılar.
Sonra mesafe koydular.
En sonunda da şu noktaya geldiler:“Katılmasak da, saygı duymak gerekir”
Bu, manşetle kazanılan bir şey değildir. Bu, karakterle kazanılır.
MEDYAYA BENZEMEDİ, MEDYANIN ŞEKİLLENDİRDİĞİ KARAKTER OLMADI
Ben bir gazeteciyim.
Medyayı her koridoruna kadar biliyorum.
Merkezlerini, reflekslerini, korkularını tanıyorum.
Ve şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim:
Erbakan Hoca belki medyayı tam anlamıyla yenmedi, böyle bir savaşı da yoktu. Fakat, kesin olan bir şey var ki; Erbakan Hoca medyayı aşmayı başardı.
Asla medyaya benzemedi. Medyanın şekillendirdiği bir siyasi karakter hiç olmadı. Asıl fark da buradadır.
Bugünün diliyle söylersek, “iletişim kazası” yaşamadı; çünkü iletişim oyununun parçası olmayı reddetti. Popülizme yaslanmadı. Manşete oynayan cümleler kurmadı. Alkış almak için sözlerini basitleştirmedi. Medyanın hoşuna gitsin diye konuşmadı… Sözünü gazetelere ve televizyonlara göre eğip bükmedi… Kesinlikle, kimseyi “hoş” etme derdinde değildi.
Medya milletiyle arasına yüksek yüksek duvarlar ördü, o duvarlar ayakta kalamadı.
Perdeler indirdi, ama her yaşanan olayla birlikte perdeler biraz daha, biraz daha aralandı.
Medya milletiyle arasına setler kurdu, o setler yıkıldı.
ERBAKAN HOCAMIZI AŞANDIRMAYA ÇALIŞANLAR, AŞINDI DURDU…
Yanında ve izinde yürüyenler olarak yıllar boyunca hepimiz şahitlik etmişizdir.
Bir insan, bu kadar baskıya rağmen
bu kadar sakin,
bu kadar kararlı,
bu kadar nezaketli kalabiliyorsa…
Üstelik, sözünden, yolundan, siyasetinden milim vazgeçmeden sakin, kararlı ve nezaketli kalabiliyorsa….
İşte orada devlet adamlığı başlıyor demektir.
Zihnimizi biraz daha zorlayalım… Soruyu başka türlü soralım..
Kim kazandı?
Manşetler mi?
Ekranlar mı?
Geçici alkışlar mı?
Yoksa bütün bu hasmane dile rağmen, kimseyi susturmadan, kimseyi ezmeden, kimseyi düşmanlaştırmadan yarım asır yürüyen “Hoca” mı?
Tarihi gerçektir; Erbakan Hocamızı aşındırmaya kalkışanlar, aşındı durdu… O kendisini “kazanan” olarak bile görmeyecek kadar Rabbine teslim olmuş bir liderdi… Onun için kazamak kişileri, rakipleri alt etmek değil; kendisine savaş açanları mağlum etmek değil; hbir milleti ayağa kaldırmak ve her şart ve zeminde Hakkı üstün tutmaktı. “Batılda zirve olmaktansa, Hakk’ta zerre olmayı tercih ederim” istikametine bayraktarlık yapan bir lider peşinen kazanmıştır zaten!…
