Biz ne için mücadele ediyoruz?

Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin de buyurduğu üzere kendimizi kurtarmadan hiç kimseyi kurtaramayız…

0 yorumlar

Milli Görüş lideri Erbakan Hocamız bir gün dönemin Milli Gençlik Vakfı Üniversite Başkanlarına eğitim vermektedir.

Saatlerce anlatır Erbakan Hoca.

Sunum üstüne sunum…

En sonunda eğitim bitti derken bir sual yöneltir Erbakan Hoca katılımcılara;

Biz bunları ne için yapıyoruz?

Art arda cevaplar gelir;

“Siyonizm’i yok etmek için.”

“İsrail’i yenmek için.”

“Yeni bir dünya kurmak için.”

Erbakan Hoca, “Hayır” der, her seferinde.

Doğru cevap bir türlü gelmeyince de iş başa düşer.

Kendi sorduğu soruyu kendi cevaplar Erbakan Hoca;

“Cenab-ı Allah, günahlarımızı affetsin” diye.

Evet kıssa bu kadar, alınacak hisse ise bir hayli fazla.

Evvela şunu bilmemiz gerekir ki; bizim bütün çabalarımız evvela kendimizi kurtarmak içindir.

Ki zaten Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin de buyurduğu üzere kendimizi kurtarmadan hiç kimseyi kurtaramayız.

Kendimizi kurtarmanın da bazı gerekleri var elbette.

Bu bağlamda evvela kendi nefsimize vaaz edeceğiz.

Bir tebliğ hareketinin mensupları olarak önce kendimize tebliğde bulunacağız.

Yaşamadığımız bir şeyi yaşatmanın imkansız olduğunu bileceğiz.

Sonrasında da “Usülsüz vusül olmaz” ilkesine sımsıkı sarılacağız.

Yanlış yöntemlerle doğru sonuca ulaşılamayacağını unutmayacağız.

Bütün bu hakikatler ışığında şunu öğreneceğiz;

Mücadelemizin merkezinde başkaları değil, evvela kendi kalbimiz vardır.

Çünkü kalbi ıslah olmayanın eli de dili de ıslaha vesile olamaz.

İnsanın içi dağınık olursa, dışarıya söyleyeceği sözün bir ağırlığı olmaz.

Hak davanın adamı, evvela kendi içindeki nefsani savaşı kazanmak zorundadır.

Nitekim Erbakan Hocamızın “Cenab-ı Allah günahlarımızı affetsin diye” buyurması, bu mücadelenin temel felsefesini özetler.

Bizim yaptığımız her çalışma; bir konferans, bir rapor, bir faaliyet, bir organizasyon, bir tebliğ, bir kitap, bir video, bir çalışma kampı…

Hepsi ve hepsi, Allah katında makbul olmak içindir.

Bizim adımıza araçların pek de bir kıymeti yoktur.

Makamların, unvanların, protokollerin bir itibarı yoktur.

Bizim için tek itibar, Allah’ın tevfik ve rızasıdır.

O halde ne yapacağız?

Birincisi: Nefsimizi terbiye edeceğiz.

Kibirden, ucubdan, riya ve gösterişten uzak duracağız.

Kendi başarılarımızdan değil, kendi eksiklerimizden utanç duyacağız.

Nefsimizle imtihanın en çetin tarafının; yaptığımız işleri kendimize mal etme hastalığı olduğunu asla unutmayacağız.

İkincisi: İhlâsımızı koruyacağız.

İhlâs, bir davanın gizli ordusudur.

İhlâs gittiği anda geriye sadece bürokrasi, şekilcilik ve kuru kalabalık kalır.

O yüzden bir işi yaparken “Bu bana ne kazandırır?” değil, “Allah’ın rızasına ne hizmet eder?” diye soracağız.

Üçüncüsü: Amelde istikamet sahibi olacağız.

Bugün varız, yarın yokuz.

Bugün görevdeyiz, yarın başka bir kardeşimiz devralacak.

Lakin istikamet kalıcı olacak.

Dördüncüsü: Tevazu elbisemiz olacak.

Tevazu, dava adamının ziynetidir.

Kendini bir şey zanneden kaybeder; nefsine ‘dur’ diyebilen kazanır.

Unutmayalım ki; “Tevazu gösteren yükseltilir.”

Beşincisi: Kardeşliğimizi muhafaza edeceğiz.

Biz birbirimiz için bir yük değiliz, bilakis birer nimetiz.

Mücadelenin yükünü paylaştıkça hafifler; gönülden gönüle muhabbet oldukça dava büyür.

Birbirimizi kırmak kolaydır; ama birbirimizi kazanmak, işte bu dava adamlığının en büyük ölçüsüdür.

Ve nihayet…

Biz gayret ederiz ama neticeyi Allah yaratır.

Biz tohum atarız ama meyveyi Allah verir.

Biz yola düşeriz ama yolu Allah açar.

Biz sadece “kulluk” ederiz; gerisi kaderin hükmüdür.

O yüzden mücadelemizi anlamlandıran şey; sonuçlar değil, niyetimiz ve sadakatimizdir.

Türkiye’nin, ümmetin ve insanlığın kurtuluşu için çalışmamız elbette önemlidir.

Ama bilmeliyiz ki; Allah’ın rızası olmadan hiçbir başarı gerçek başarı değildir.

Bu yüzden her adımda, her toplantıda, her faaliyette, her konuşmada fısıltı hâlinde şu duayı içimizden geçireceğiz:

“Ya Rabbi, bu çalışmamızı kabul eyle. Günahlarımızı affet. Bizi rızana uygun kullarından eyle.”

Mesele budur işte.

Ve bu mesele, bir davanın değil, bir hayatın özeti gibidir.

Kaleme alan: Bekir Sıtkı Şirin

İlgili Yazılar

Bir Yorum Yapın