Bir İsmi Başlık Yapmak
Bizde bir faniye ve faniliğe fazlaca methiye dizmek pek doğru kabul edilmez. Çünkü bu çizgi tehlikelidir; özellikle de amaç–araç–yol–yolcu ve vesileyi iyi ayırt edemediğimiz zaman. Bundan dolayı bu yazının, bu hassasiyet gözetilerek okunmasını isterim.
Bu yazıyı yazdıktan sonra başlık konusunda epey zorlandım. Sonra fark ettim ki anlatmaya çalıştığım kişinin ismi, mücadelesini ve hayatını anlatmaya zaten yetiyor. Çünkü bazı isimler mühürdür; önüne ya da ardına sıfat eklemeye ihtiyaç duymaz. “Necmettin Erbakan” da bu mühür isimlerden biridir. Sevenleri için de muhalifleri için de bu ismin tek başına kâfi olduğunu düşünüyorum.
Şimdi gelin, biraz yakından bakalım Erbakan Hoca’ya.
İnandığını Hayata Taşıyan Bir Yolcu
Erbakan, İslamî değerlerden beslenen ve bu değerleri yeniden hayata giydirmeye çalışan bir yolcuydu. Çünkü İslam’ın sadece yönetilmeye değil, yönetmeye talip olduğunu çok iyi biliyordu. İnandığını, hayatın tam ortasında ve ömrünün son nefesine kadar yaşamaya çalıştı.
Karşılaştığı onca engel, baskı ve zorluk; İslamî hassasiyetleri olan bir ekibin devlet yönetimine gelmesinin ne kadar elzem olduğunu adeta haykırıyordu.
Putlar ve Mücadele
Dertliydi.
Derdi kadar da çile çekti.
Modern ve çağdaş putları yıkmak kolay değildi. Çünkü put her zaman bir heykel olarak karşımıza çıkmaz; bazen bir kelime, bazen bir kurum, bazen bir ülke, bazen de bir zihniyet olur.
Bu yüzden mücadele yöntemlerinin de çağın şartlarına göre yeniden üretilmesi gerekiyordu. O da tam bunu yaptı. Kendisine iki yanlış arasında seçim dayatıldığında, “Ben üçüncü bir yol olacağım” dedi ve siyaset sahnesine çıktı.
Alışılmadık Bir Siyaset Dili
Hak dedi, adalet dedi.
Anadolu dedi, köylü dedi, işçi dedi.
Faize, haksız kazanca, dayatmalara hayır dedi.
“Önce ahlak ve maneviyat” dedi.
Yerleşik düzen için bunlar alışılmış sözler değildi. Daha ilk andan itibaren dışlanmaya, yok sayılmaya çalışıldı. Ama pes etmedi. Çünkü bu yolu şahsî bir gelecek için değil; inancının ve tarihinin yüklediği kutlu bir sorumluluk olarak görüyordu.
Milli Görüş: Bir Dünya Tasavvuru
Parti kurdu, Anadolu yollarına düştü. Köy köy, kasaba kasaba dolaştı. Halk onu bağrına bastı.
Ağır Sanayi Hamlesi’ni başlattı.
Köylüyü, çiftçiyi, işçiyi, memuru düşündü.
Denk Bütçe dedi, D-8 dedi.
Ama en önemlisi, kendi kavramlarını üretti. Çünkü o, Kur’an ve sünnet ışığında topyekûn bir hayat tasavvuru istiyordu. Bu tasavvurun adını Milli Görüş koydu. Aileden eğitime, ekonomiden dış politikaya kadar hayatın her alanını kapsayan bir anlayıştı bu.
Makamlar Değil, Kulluk Bilinci
Kimi zaman Hoca’ydı,
kimi zaman Mücahit,
kimi zaman Başbakan Yardımcısı,
kimi zaman Başbakan…
Ama hiçbir zaman kul olduğunu unutmadı.
Yanlışla doğruya gidilmeyeceğini, haksızlıkla hak aranamayacağını çok iyi biliyordu. Bu yüzden dili de yöntemi de amacıyla uyumluydu.
Mazlumdan Yana Bir Yürek
Mazlumun yanındaydı.
Sömürüye tahammül edemedi.
Sanayileşme hamlelerinde de, Kıbrıs Harekâtı kararında da, D-8’i kurarken de, Havuz Sistemi’ni hayata geçirirken de bu duruşunu korudu.
Kin gütmedi.
Bölmedi, ayrıştırmadı.
“Üzüm yemek” derdindeydi; bağcı dövmek değil.
Umut, Sabır ve Mücadele
Ümitliydi.
Heyecanlıydı.
12 Eylül’ün Uzunada’sında da, yıllarca süren siyaset yasaklarında da, kapatılan partilerde de umudunu kaybetmedi. Yorulmak onun sözlüğünde yoktu.
Her seferinde yeniden “bismillah” dedi.
Yeni yol ve yöntemler geliştirdi.
Ama asla İslamî değerlerden taviz vermedi.
Bir Veda, Bir Şahitlik
Bu dünya fanidir.
O da bir gün bu dünyadan göçtü.
Ama gidişi de başlı başına bir ders oldu. Tabutunu seçkinler değil, halk omuzladı. Türkiye’nin dört bir yanından, İslam coğrafyasından insanlar bir kış gününde onu uğurladı.
Yürekler yanıyordu.
Eller semaya kalktı.
“Allah rahmet eylesin” diyenlerin her biri, onun hayatına şahitti.
Yazan: Mehmet Selim Atlıhan (253. Sayı Şubat)
