Uluslararası sistemin tek merkezli işleyişini yitirdiği artık tartışmalı bir önerme değil. Buna rağmen bu tespitin yaygınlaşması, beraberinde ciddi bir kavramsal gevşemeyi de getirdi. “Çok kutupluluk”, “çok merkezlilik” ya da “post-hegemonik dünya” gibi ifadeler, çoğu zaman aktörlerin daha serbest hareket ettiği, büyük güçlerin geri çekildiği ve bölgesel aktörlerin kendi başına alan açabildiği bir düzeni çağrıştıracak biçimde kullanılıyor. Sahadaki pratikler ise böyle bir serbestleşmeden ziyade, davranış alanlarının daha ince ve daha katı biçimde sınırlandırıldığı bir işleyişe işaret ediyor.
Regiopolarity kavramı, bu nedenle, yalnızca güç dağılımını ele alan bir çerçeve olmaktan ziyade, hegemonik davranışın nasıl yeniden örgütlendiğini anlamak açısından açıklayıcı bir imkan sunuyor. Kavram, ortadan kalkan ya da geri çekilen bir hegemondan söz etmiyor; aksine, etkisini nerede doğrudan, nerede dolaylı, nerede ise görünmez biçimde sürdüreceğine karar veren bir güç pratiğini tarif ediyor. Burada söz konusu olan bir güç kaybı değil, gücün kullanım biçiminin ölçek değiştirmesidir. Yüksek güvenlikleşme düzeyine sahip bölgeler, bu dönüşümün en berrak biçimde gözlemlendiği alanlar olarak öne çıkıyor. Ortadoğu gibi sahalarda büyük güçler, doğrudan müdahalenin maliyetlerini azaltmak adına alanı bütünüyle terk etmiyor; sahayı daha fazla aracı, daha fazla katman ve daha fazla ayrışma üzerinden yönetmeyi tercih ediyor. Ortaya çıkan düzen, tek bir merkezden tasarlanan bir yapıdan ziyade, farklı aktörlerin farklı işlevler üstlendiği, ancak hiyerarşik çerçevenin korunduğu bir ağ üzerinden sürdürülüyor.
Multiplex dünya yaklaşımı bu tabloyu tamamlayan bir başka boyut sunuyor. Kavram çoğu zaman normatif çoğulluk ya da ideolojik çeşitlilik üzerinden ele alınıyor. Oysa Ortadoğu bağlamında belirleyici olan, değerlerin değil araçların çoğullaşmasıdır. Özellikle 7 Ekim sonrasında, normatif söylemlerin sahadaki karşılığının ne ölçüde sınırlı kaldığı, küresel ölçekte gözlemlenen bir olgu haline gelmiştir. Aynı düzen, farklı sahalarda farklı araçlarla işletiliyor. Devletler, devlet dışı yapılar, şirketler, milisler ve yerel ağlar aynı anda devrede; ancak aynı statüyle değil farklı süreler ve farklı dosyalar için.
Bu çoğulluk, değerlendirme ölçütünü de kaçınılmaz biçimde dönüştürüyor. Aktörlerin kimliği ikincil hâle gelirken, hangi dosyada, ne kadar süreyle ve hangi maliyetle taşınabildikleri belirleyici oluyor. Regiopolar–multiplex bir yapıda roller sabitlenmiyor; bağlama göre şekilleniyor ve farklı biçimler alıyor. Aktörler, kalıcı konumlar üzerinden değil üstlendikleri işlevlerin sürdürülebilirliği üzerinden anlam kazanıyor. Bir aktörün sistem içindeki değeri, ne olduğundan ziyade, hangi işlevi ne ölçüde ve ne kadar süreyle taşıyabildiğiyle ölçülüyor.
Ortaya çıkan tablo, normatif ya da ilkesel bir eleme sürecine değil pratikte işleyen bir maliyet ve uyum değerlendirmesine dayanıyor. Taşınabilirliği azalan, maliyeti artan ya da başka aktörlerle sürtünme üreten işlevler zaman içinde daraltılıyor, ölçeği düşürülüyor ya da farklı bağlamlara kaydırılıyor. Süreç, aktörlerin bütünüyle tasfiye edilmesinden ziyade, rollerinin ve etki alanlarının dizaynını beraberinde getiriyor. Güncel gelişmeleri “vazgeçiş”, “geri çekilme” ya da “terk” gibi kavramlarla okumak bu nedenle eksik kalıyor. Yaşanan şey bir boşalma değil işlevsel bir ayıklama. Regiopolar–multiplex düzen, aktörleri sahneden indirmek yerine, onları farklı dosyalara, farklı yoğunluklarla ve farklı sürelerle eklemliyor. Düzen, bu sayede tek bir merkezden yönetilen bir yapı olmaktan çıkarak, değişken, sınırlandırılmış ve maliyet-duyarlı bir işlev dağılımı üzerinden varlığını sürdürüyor.
Bu teorik çerçeve, yalnızca kavramsal bir egzersiz olarak okunmamalı. Regiopolar ve multiplex düzenin ne anlama geldiği, en berrak biçimde sahadaki bazı dosyalarda ortaya çıkıyor. Yemen ve Suriye bu açıdan istisnai değil aksine, işlev üzerinden ayarlanan düzenin erken laboratuvarları. Birinde devletler arası, diğerinde devlet dışı bir aktör üzerinden yürüyen bu iki süreç, farklı görünümlerine rağmen aynı soruya verilen iki ayrı yanıtı barındırıyor: Hangi yapı, hangi dosyada, ne kadar süreyle ve hangi maliyetle taşınabilir? Bu soruya verilen cevap değiştiğinde, aktörler değil işlevler geri çekiliyor. Yemen’de BAE’nin, Suriye’de ise SDG’nin aynı zaman diliminde geri plana düşmesi, bu nedenle takvimsel bir tesadüften çok, düzenin işleyiş mantığının sahadaki yansıması olarak okunmalı.
Bu çerçeve sahaya uygulandığı takdirde, yeniden şekillendiği söylenen uluslararası düzen çoğu zaman yeni kutupların doğduğu bir alan gibi sunuluyor. Oysa sahadaki veriler, mevcut küresel güç merkezlerini -ABD, Rusya ve Çin- dengeleyecek yeni ve eşdeğer bir hegemonik odağın ortaya çıktığına işaret etmiyor. Ne Ortadoğu’da ne de başka bir bölgede, bu üçlüyle simetrik bir güç ilişkisi kurabilecek kapasite ve süreklilikte bir merkez oluşmuş durumda. Görülen şey, hakim küresel gücün sahadan çekilmesi değil müdahale biçimini inceltmesi, yükü bölmesi ve maliyetini düşürmesidir. Bölgesel ve orta ölçekli aktörlerin daha görünür hale gelmesi bu nedenle bir “kutuplaşma”ya değil, belirli dosyalarda daha fazla sorumluluk üstlenmelerine karşılık gelir. Ancak üstlenilen bu sorumluluk, karar alma yetkisini değil, uygulama yükünü ifade eder. Hegemonik eşik aşılmadığı sürece bu görünürlük merkez olmayı değil, mevcut merkez adına iş görmeyi tanımlar. Bu fark gözden kaçırıldığında, düzenin kendi iç ayarlamaları “yükseliş” ya da “kutup olma” söylemleriyle yanlış okunur.
Yemen ve Suriye: İşlev Ayıklamasının Sahadaki Biçimleri
Bu iki sahayı birlikte düşünmek, davranışın sınırlandırılmasına dayalı düzenin farklı ölçeklerde nasıl çalıştığını daha açık biçimde gösterir. Bu eşzamanlılık, Ortadoğu sahasında işleyen düzenin aktörleri değil üstlenilen işlevleri esas alan bir mantıkla yeniden ayarlandığını gösteriyor. Bu işlevsel ayıklamanın en çıplak biçimde izlenebildiği sahalardan biri Yemen’dir.
Yemen sahasında yaşananlar bir takım çevreler tarafından Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki rekabetin bir uzantısı olarak okundu. Bu okuma, iki aktörü simetrik güçler gibi karşı karşıya getirip, gelişmeleri bir “ikame” ilişkisi üzerinden anlamlandırmaya çalıştı. Oysa Yemen’de ortaya çıkan tablo, rekabetten ziyade sistem içi bir işlevsel ayrışmaya işaret ediyordu. Bu sahada belirleyici olan güç dengesi değil, hangi işlevin ne kadar süre taşınabildiğiydi.
Bu nedenle Yemen’de asıl ayrışma, aktörler arasında değil, hangi rolün sistem tarafından ne ölçüde taşınabilir görüldüğü üzerinden şekillenmiştir. Suudi Arabistan’ın Yemen bağlamındaki rolü, askeri kapasitenin ötesinde bölgesel ve sembolik bir ağırlık üzerinden şekillenir. Enerji piyasalarındaki merkezi konumu, kutsal mekânlar üzerinden kurduğu meşruiyet ve rejim ölçeği, Suudi Arabistan’ı ABD merkezli Ortadoğu mimarisinde ana taşıyıcı aktör konumuna yerleştirir. Yemen sahası, bu rol açısından mutlak hâkimiyet aranan bir alan olarak değil kriz üretme kapasitesi sınırlı tutulması gereken bir dosya olarak ele alınır. Riyad’ın yaklaşımı, sorunu tek başına çözmekten çok, riskleri sistemle uyumlu biçimde yönetmeye yöneliktir.
BAE’nin Yemen’deki varlığı da bu ana taşıyıcı hattı tamamlayan farklı bir işleve dayanır. Abu Dabi, Suudi Arabistan’ın yerine geçen bir aktör olarak değil onun doğası gereği nüfuz edemediği alanlarda devreye sokulan ikincil bir kanal olarak konumlanmıştır. Yerel milis ağlarıyla kurulan ilişkiler, limanlar ve ticaret hatları üzerinden geliştirilen temaslar, Yemen’in parçalı yapısına daha uyumlu bir etki üretmiştir. Güney Yemen ve kıyı hatlarında yoğunlaşan bu varlık, diplomatik bir mesajdan çok, işlevlerin sahaya göre dağıtılmasının sonucudur. Yemen dosyasında BAE’nin rolünün kısa sürede daraltılması ve sonlandırılması, bu işlevin zaman içinde artan maliyetine bağlıdır. Sahada kurulan ilişki biçimi, sürdürülebilirlik eşiğini aşan bir sürtünme üretmeye başladığında, aparatın taşınabilirliği azalır. Bu noktada yapılan tercih, rolün tamamen sürdürülmesi değil kapasitenin kısılması ve dosyadan çekilmedir. Yani, Yemen sahasında değişen şey aktör dengesi değil üstlenilen rolün ölçeğidir. Bu durum, Yemen’de yaşananları aktörlerin performansı üzerinden okumayı anlamsızlaştırır. Asıl belirleyici olan, hangi işlevlerin hangi aşamada taşınabilirliğini yitirdiğidir. Suudi Arabistan sahada kalır; çünkü sistemin ana taşıyıcı yükünü üstlenmektedir. BAE geri çekilir; çünkü bu dosyada üstlendiği rol vazgeçilebilir hâle gelmiştir. Ayrışma, güç farkından değil işlevin sürdürülebilirliğinden doğar.
Aynı mantık, bu kez devlet dışı bir aparat üzerinden ve çok daha yüksek politik ve diplomatik maliyetlerle Suriye sahasında sınanacaktır. Yemen’de devletler arası işleyen bu ayıklama, Suriye’de devlet dışı bir aparat üzerinden tekrarlandığında, düzenin hangi aktör biçimlerini ne ölçüde tolere edebildiği daha net biçimde görünür hale gelmektedir.
Suriye sahasında yaşananlar, Yemen’de devletler arası düzeyde gözlemlenen işlevsel ayıklamanın bu kez devlet dışı bir aparat üzerinden işlediğini gösterir. SDG, belirli bir dönemde dar ve tanımlı bir güvenlik rolüyle sahaya dâhil edildi. IŞİD sonrası ortaya çıkan boşlukların kontrol altına alınması ve İran etkisinin belirli alanlarda sınırlandırılması, bu rolü kısa vadede taşınabilir kıldı. Ancak zaman ilerledikçe, bu sınırlı güvenlik işlevi ile yapının fiilen yöneldiği siyasal konumlanma arasındaki mesafe açıldı. Bu açılma, sahadaki askeri dengelerden çok, düzenin taşıyabileceği maliyetle ilgiliydi.
Sorun, SDG’nin askeri kapasitesi ya da taktik etkinliği değildi. Asıl mesele, bu kapasitenin ürettiği politik ve diplomatik maliyetin giderek artmasıydı. Türkiye’nin güvenlik algısıyla sürekli temas hâlinde bir gerilim üretmesi, sınır hattını kalıcı bir kriz alanına çevirmesi ve ABD’yi sahada sürekli pozisyon almaya zorlaması, SDG’yi işlev üreten bir aparattan sürtünme üreten bir değişkene dönüştürdü. Bu noktada yapı, sahada kalmayı mümkün kılan esnekliğini kaybetmeye başladı.
Türkiye’nin rolü burada tali bir baskı unsuru olarak değil, düzenin işleyişini doğrudan etkileyen bir orta ölçekli devlet olarak belirginleşir. Regiopolar düzende orta ölçekli aktörler düzeni kurmaz; fakat hangi araçların sürdürülemez hâle geldiğini görünür kılar. Türkiye’nin Suriye sahasındaki pozisyonu, SDG’nin taşıdığı maliyeti yalnızca yükseltmekle kalmadı, aynı zamanda bu aparata ne ölçüde tahammül edilebileceğini de sınırlandırdı. Böylece mesele, yerel bir çatışma ya da ikili bir güvenlik sorunu olmaktan çıkıp, düzenin araç tercihine ilişkin bir teste dönüştü.Bu nedenle SDG’nin Suriye sahasındaki rolünün daraltılması, tek başına Türkiye’nin baskılarıyla ya da yerel gelişmelerle açıklanamaz; fakat Türkiye dışarıda bırakılarak da anlaşılamaz. Aynı dönemde Suriye devlet aygıtının yeniden merkezîleşmesi ve ABD gözetiminde İsrail ile kurulan sınırlı güvenlik koordinasyonu, sahada daha öngörülebilir, sınırları belirli ve diplomatik maliyeti düşük bir muhatabın tercih edildiğini gösterir. Burada söz konusu olan, devlet dışı yapıların ilkesel biçimde dışlanmasından ziyade, belirli bir dosyada hangi aktör tipinin daha az sürtünme ürettiğine dair yapılan soğukkanlı bir tercihtir.
SDG’nin şu an için sahneden bütünüyle silindiği söylenemez. Yaşanan şey, Suriye bağlamındaki işlevinin daraltılmasıdır. Taşınabilirliği azalan bu kapasite, farklı dosyalarda daha örtük ve sınırlı rollerle yeniden kullanılabilir. Ancak Suriye sahasında, Türkiye gibi orta ölçekli bir devletin sürekli ve yüksek yoğunluklu itiraz ürettiği bir denklemde, bu aparat artık ana taşıyıcı bir araç olarak sürdürülebilir değildir. Yemen’de Suudi Arabistan ile BAE arasındaki ayrışma nasıl işlev üzerinden şekillendiyse, Suriye’de de sınır aktörler arasında değil işlevler arasında çizilmiştir.
Ortada bir “kazanım” yok ama ortalık zafer narasıyla dolu. Bir yapı geri çekildi diye bayrak sallanıyor, bir aparat sahneden düştü diye sevinç devşiriliyor. Kimse şunu sormuyor: Bu sahnede kim rahatladı. Kimin yükü azaldı. Kimin eli serbest kaldı. Çünkü o sorular sorulursa anlatı çöker. Kahramanlar küçülür. İşbirlikçilik çıplak kalır. Bu yüzden sonuçlara bakmak tercih ediliyor. Süslü başlıklara, parlatılmış anlara, seçilmiş fotoğraflara. Oysa burada mesele hiçbir zaman isimler olmadı. İsimler değişir, roller devredilir, etiketler yenilenir. Düzen yerinde durur. Düzen nefes alabildiği sürece alkış üretmek kolaydır. Alkış, hesabı geciktirir. Hesap geciktikçe oyun sürer. Bu soruları sorduğunda niyetin tartışılır. “Niye sevincimizi bozuyorsun” denir. “Niye aynı safta durmuyorsun” denir. Çünkü sorgu rahatsız eder. Yafta rahatlatır. Yafta atmak, yüzleşmekten ucuzdur. Susturmak, anlamaktan pratiktir. Bu metnin derdi kimsenin moralini bozmak değil. Zaten morale ihtiyacı olan bir zafer yok ortada. Burada yapılan şey, sahnenin önünde dönen gösteriye değil sahnenin arkasında kurulan hesaba bakmaktır. Bu coğrafyada başka bir yerden konuşulduğunda hep aynı şey olur: Gürültü artar, itham gelir, mesele kişiselleştirilir. Çünkü hakikat kişisel değildir ama rahatsız edicidir. Rahatsız ediyorsa bir işe yarıyordur.
